Psikolojik savaş stratejisinde : Medya
21 Jul
Bu yazı 29 Temmuz 2010′da Günlük Gazetesi‘nde yayınlanmıştır
1990′lı yıllarda Özel Harp Dairesi Başkanlığı tarafından hayata geçirilen psikolojik savaş taktikleri konusunda birçok tartışma gerçekleşti. Dönemin siyasi elitleri Kürt sorununun toplumsal, siyasal ve sosyolojik yanlarını es geçiyor, bu sorunu inkar ve imha siyasetine mahkum ediyordu. Psikolojik savaşın toplumsallaşması konusunda ise farklı kanalları hayata geçirmek gerekiyordu. Bu kanalları bulmak ve hayata geçirmek zor olmadı.
90′lı yılların siyasal özneleri, savaş stratejisinin bizzat yürütücüsü olması ve bu stratejik alanın mevzisini oluşturmasıyla, politik hayat militerleşiyordu. Kürt coğrafyasında yaşanan kirli savaş, devletin tüm kurumlarından başlayarak Türk halkının burjuvasi-proleteri hemen herkesi askeri düzen içine sokuyordu. Devletin askeri düzen stratejisi bir bakıma Türklerin “asker millet” algısını bu dönem de daha bir güçlendirmişti. Strateji tutunca halk yığınlarını sürü psikolojisiyle yönetme biçimi başlamıştı. Kürt coğrafyasında yaşanan -bizim kirli savaş olarak nitelendirdiğimiz- “teröre karşı” savaş anlayışı güçlü bir şekilde yayılmaya başlandı. İşte egemenlerin “teröre karşı” savaş stratejisinin destekçisi konumunda olan bir güç belirlenmişti. Merkezi bürokrasi yaşanan bu kirli savaşta halktan alınması gereken desteğin kendi politik söylemleriyle gerçekleşmeyeceğini biliyordu, bu yüzden bu savaşın içinden alınan “bilginin”, “haberin” ve tabi ki “korku”nun dağıtımı için basına ihtiyaç duymuştu. Stratejiye uygun haber yapılması konusunda psikolojik savaş uzmanlarının derin ama tutarlı çalışmaları “doğru bilginin” dönüşüme uğratılmasını sağlamıştı. Çünkü, Türkiye’nin herhangi bir yerinden alınan haber, dolaşım halinde olduğu için çok rahat bir şekilde değiştirilebilir, dönüşebilirdi. İşte bilginin yayımı konusunda yaşanan bu kırılma, Türkiye’deki kirli savaş stratejisinin en büyük güçlerinden biri olmasına yol açtı medyanın. Basınımız, doğru bilginin oluşum sürecini takip etme gibi bir derdi yoktu. Haberi oluşturan olguların toplanması konusunda ise daha da vahimleşiyordu. Örneğin yaşanan savaşı yerinde takip etme konusunda ilginç örneklerle karşılaşıyorduk; askeri mevzilere giden apoletli medyanın neferleri askeri giysiler içerisinde “bilgiyi alıp” gazetelerinde, televizyonlarında haberi rahat bir şekilde aktarıyordu.
Son dönemde yayılan çatışmaların yine 1990′lı yıllara mı dönüyoruz sorusunu akıllara getirdi. 8 yıllık süreci iyi takip eden aklı selim herhangi bir kişi, bu sorunun siyasal çözümü konusunda Kürt siyasi hareketinin ne kadar çok çaba gösterdiğini görecektir. Özellikle DTP’nin kuruluşuyla birlikte barış siyasetinin hızlı bir şekilde örgütlenmesi, Kürtlerdeki barış algısını daha da güçlendirmişti. DTP’nin 29 Mart seçimlerinde kazandığı zafer ve güvenoyu, Türkiye’deki siyasal yapının artık Kürt hareketinin aldığı konuma göre kendisini şekillendireceği açıktı. Fakat, DTP’ye açılan kapatma davasıyla birlikte yeni sürecin ayak sesleri geliyordu. Bu süreci aslında o dönemde Türk Basının güzide “yazarları” ve “gazetecileri” gayet iyi görüyordu.
More >
Medya Etik ve Hukuk: Habercinin El Kitabı 2
19 Jul
Bağımsız İletişim Ağı (Bianet) tarafından IPS Vakfı Yayınlarından çıkarılan kitap serilerinden biridir Medya Etik ve Hukuk(*) kitabı. Kitabın editörlüğünde Sevda Alankuş, yazarlarında ise Süleyman İrvan, Ragıp Duran ve Fikret İlkiz var. 2003 yılında yayınlanan kitap, yerel medyanın güçlendirilmesi ve medyanın etik kodlara olan alerjisinin eleştirisini sunuyor. Bianet’in hedeflerinden biri olan “yerel medyanın güçlenmesi” için yapılan konferanslarda çeşitli tartışmaların dökümünü bulabileceğiniz kitapta Sevda Alankuş önsözden önceki “Bia ve Bia eğitim çalışmaları üzerine” yazısında, çeşitli sivil toplum örgütleriyle yapılan tartışmalar sonucunda yerel medyanın güçlendirilmesi ve bu gücü ayakta tutabilmek için ortaya çıkarılan BİA’yı anlatıyor.
Özellikle Türkiye’de ana-akım medya dışındaki basının kısık sesini gürleştirmek için yapılan çalışmaları anlatan Alankuş, Bianeti “…Türkiye’deki medya ortamının demokratikleşmesini hedefleyen bir proje” olarak görüyor. Özellikle “yaygın medya” olarak adlandırdığı anaakım medya karşısında yerel medyanın güçlü ve vazgeçilmez olduğunu göstermek için çeşitli çalışmaların olması gerektiğini anlatan Alankuş, yerel medyanın görünür kılmanın aciliyetini vurguluyor.
Kitap özellikle gazetecilik bölümü öğrencileri için vazgeçilmez kaynaklardan biri. Zira, alanında uzman akademisyen ve gazetecilerin yazılarından ve paneldeki konuşmalarından oluşan kitap, gazetecilerin mesleki etik anlayışının günümüzdeki yansımasını ve mesleğin hukuksal yapısının nasıl oluşturulduğunu ortaya koyuyor.
İlk yazı Süleyman İrvan’ın Medya ve Etik başlıklı yazısı. Ahlak ve etik kavramlarının birbirlerinden ayrı olduğunu anlatan İrvan, medya ve etik konusuna değinmeden önce ilk önce ahlak ve etik kavramlarını açarak, bu kavramların felsefik yönünü vurguluyor. İrvan’a göre Medya etiği kavramı şu şekilde açıklanabilir;
Medya Etiği(…) medya çalışanlarının ya da gazetecilerin mesleklerini icra ederken uymak zorunda oldukları kurallar ve ilkelerdir.
İrvan devamında etik ve etik dışı nitelendirmelerinin medya organı üzerinden değerlendirilmemesini istiyor. (Etik ilkelerin medya çalışanlarının uyması gereken kurallar olduğunu unutmamak gerekir. Yani medya etiğinin çalışanlar üzerinden değerlendirilmesi gerektiği apaçık. İrvanda bunu vurguluyor zaten…) Süleyman hoca, iki etik anlayışını tartışmaya çalışıyor. Bunlardan biri “görevci etik anlayış” diğeri ise “yararcı etik anlayış“. Görevci etik anlayışının temel dayanağı Immanuel Kant’a dayanıyor, bu anlayışa göre bir davranışın ahlaki olup olmadığını “evrensel ilke” haline gelip gelmediğine bağlı. Yararcı etik anlayış ise John Stuart Mill‘e dayandırılıyor. “… Bu etik anlayışa göre, doğru ya da yanlışı belirleyen şey amaçlardan çok sonuçlardır.” Etiğin ilkelerinden biri, kaynakların yayınladığı hertürlü bilgi eğer kamunun yararı büyükse, kaynağın rızası dışında yayımlanabilir.
More >
Vedat Türkali ile söyleşi
18 Jul
Sendika.Org‘da yer alan Vedat Türkali söyleşisini aşağıda ekliyorum. Mutlaka okumalısınız. 92′lik yiğit yazar, birilerine komünist iradenin nasıl olması gerektiğini, özellikle ulusal sorun konusunda Marksistlerin ne yapması gerektiğini açıkça ortaya koyuyor. Kendilerine “TKP/SİP” adını veren, iliklerine kadar ulusalcılığa bulanmış bir yapının içine düştüğü açmazları ortaya koyuyor.
Vedat Türkali‘nin, özellikle son dönemlerde yoğun bir şekilde tartışılan Kürt sorunu konusunda sahte solculara ders veren açıklamalarını mutlaka okumalısınız.
Uzun ömürler diliyorum Vedat yoldaş
Kadir Akın: Geçtiğimiz aylarda Başbakan Tayyip Erdoğan “açılım” çerçevesinde kimi aydın, yazar, sanatçılarla bir dizi görüşme gerçekleştirdi. Siz de çağrılıydınız. Sağlık sebebiyle toplantıya katılamadınız; ama görüşlerinizi bir mektupla ilettiniz. Basında da yer alan bu mektubunuzda, Kürt sorunu çözüme kavuşturulmaksızın demokrasi konusunda bir adım dahi atılamayacağını anlatıyordunuz. Şimdi savaş tüm şiddeti ile yeniden başladı. Hem yeniden başlayan savaş hem de sosyalist hareketin durumunu nasıl görüyorsunuz?
Vedat Türkali: Önce şunu açıkça ve kesinlikle belirteyim ki, bugün sol çizgide olduğunu söyleyen hiçbir siyasal partiyle, örgütle, herhangi bir biçimde örgütsel bir ilişkim yok; bugünkü koşullarda olacak gibi de görünmüyor.
Önemli bir sorunun çözümü üzerine konuşmaya başlarken önyargılara bağımlı olmamak temel koşuldur. Karşımızdaki, -hele yetkili bir devlet sorumlusuysa- gerçekçi çözümler önermeniz gerekir. Bilimsel doğruları, çözümleri yığınların anlayabileceği açıklıkta önüne korsunuz. Uyarırsınız. Bu adam “şeriatçıdır, yapmaz” önyargısıyla yola çıkmak özellikle bizim ülkede yanıltıcıdır. “Sol”, “ileri” kavramları, laiklik-şeriatçılık aldatıcı ikilemi içine sıkıştırılmıştır çünkü. Peki, bu sorunu bu iktidar çözebilir miydi? Bunu yapabilir miydi? Evet yapabilirdi. Tarihte bir sürü örnek var. Bilimsel, doğru çözümleri “Marksist- Leninist” örgütler saptar. İlerici örgütler bunun kavgasını verir, ortamı hazırlar. Bunu yapma yetkisini elinde tutan iktidarı buna zorlar. “İlerici-sol” kavramları da, tarihsel koşullara göre değişir. Bizler sorunları, yalnız işçi sınıfının değil, küçük burjuvazinin, kimi katmanların o günkü çıkarları gereği vardıkları ileri bilinç düzeylerinden de yararlanarak çözmekle yükümlüyüz. “Devrim yolu, gereğinde nice örgütlerle bağlaşık yürümek zorunda olunan bir yoldur” diyor Lenin. Bakın, Fransa’nın başındaki en büyük sorunu, Cezayir sorununu De Gaulle çözdü. Çünkü Fransa kan kaybediyordu.
More >
Guti Beşiktaş’ta
15 Jul
Eh sabah sabah böyle bir haberi okumanızda fayda var mı bilmiyorum. Aşırı derecede futbol tutkunu olmasamda, aileden gelen gelenekten dolayı arada sırada futbola yüzümü dönerim. Genellikle Beşiktaş’ı takip eden ben, her transfer döneminde mutlaka Beşiktaşla ilgili haberlere gözatarım.
Beşiktaş’ın transfer ettiği her futbolcu mutlaka gövde gösterisiyle karşılanır. En son hatırlarsanız Q7‘nin transferinde havaalanında neredeyse izdiham çıkacaktı. Hatta çıktı da
TV’de izlemiştim. Quaresma şaşkın, Beşiktaş taraftarını selamlıyor. Şimdi sıra Guti’de. Guti, Real Madrid’in en önemli oyuncularından biriydi. Gönderilemez denilen, hatta Madrid’in en iyi oyucusu gözüyle bakılan kaptan Raul ile birlikte gözden çıkarılan Guti, Tüpçü
Yıldırım Demirören’in sayesinde 2 yıllık imzayla Beşiktaşlı oldu. Raul da olaydı tadından yenmezdi ama
)
Peki Guti Hernández kimdir?
Gittim ailemizin dostu Wikipedia’ya sordum.
Wiki’ye göre Guti’nin tam adı Jose Maria Gutiérrez Hernández. İsim ne kadar uzun değil mi? Latin Amerikalıların ve İspanyol kökenlilerin isimleri çok uzundur. Kendisi 31 Ekim 1976′da doğmuş, yani 34 yaşında. Yaşlı olmasına bakmayın, teknik bir oyuncudur. Madrid’te doğmuş. Boyu 1.82. Orta saha oyuncusu
Radikal’de okuduğum habere göre Tüpçü Demirören Guti ile 2 yıllık bir anlaşma yapmış. Bu arada yarın Guti geliyor, Beşiktaşlı arkadaşlara duyurulur. Muhtemelen Q7 nasıl karşılandıysa, Guti de öyle karşılanacaktır. Bu sene Beşiktaş şampiyon adaylarında favori konumunda… Bakalım gelişmeler ne gösterecek
2010 LYS sonuçları bugün açıklanıyor
15 Jul
Yüzbinlerce öğrencinin heyecanla beklediği 2010 LYS sonuçları bugün saat 10:00′da açıklanıyor. Sınav sisteminin sürekli değişmesi öğrencilerin kafasını karıştırdığı gerçek, zira bir yıl içinde 3-4 sınava girmek fiziksel olarak insanı çok zorlar… Kişisel olarak bu lanet sınavdan kurtulduğum için mutluyum. İnsanı çok zorluyor. Ben sınava girdikten hemen sonra kendi kendime söz vermiştim: “bundan sonra kimse bana ÖSS demesin.” Çünkü o kadar sıkmıştı ki bu sınav bir daha hatırlamak dahi istemiyordum.
Geçenler de sınava giren arkadaşlarla konuşurken 2010 LYS hakkında ne kadar cahil olduğumu farkettim. Özellikle sınav sisteminin değişmesi ve yeni sınav sisteminin öğrenciler üzerindeki etkisini hiç bilmiyordum. Öyleki puanlama sisteminin bir garip hal aldığını görünce şaşırdım. O gün iyi ki bu sınavdan kurtulmuşum dedim kendi kendime…
Şuan önümde ÖSYM’nin internet sitesi açık duruyor. Yaklaşık olarak 20 dakika sonra sonuçlar açıklanacak.
Sonuçları öğrenmek için linke tıklayın arkadaşlar
Ahtapot Paul’un köken araştırması üzerine : İtalyan mı?
13 Jul
Dünya kupası boyunca, çılgınlar gibi maç sonucunu merak eden ülkelerin taraftarları, “önceden” maç sonucunu öğrenmek için Ahtapot Paul‘un kapısını çaldı. Almanya’nın Oberhausen kentinde bulunan Sea Life adlı akvaryumda mütevazi bir hayat yaşarken bir anda, Avrupa ve Dünya Kupası maçlarında yıldızı parlaya Paul, bana göre Dünya Kupasının tartışılmaz yıldızıydı. Futbol ve futbolculardan öte sükse yaptı vallahi
Biliyorsunuz, önüne ülke bayraklarının olduğu iki kutu ve kutunun içinde tabi ki yemek vardı. Falcı Paul, ilginç bir ‘tesadüf’dür ki, iki kutudan sadece birine yapışıyordu. İşte bayraklara göre temsil edilen kutular, Dünya Kupasında hangi ülkenin yeneceğini biz “gösteriyordu”. Vallahi helal olsun, bu Dünya Kupası maçında şaşmadı ahtapot Paul
Dünya Kupası bitmesine rağmen Paul hala gündemin üst sıralarında… Milliyet’in internet sitesinde yer alan iddiaya göre, Paul İtalyan kökenliymiş! Aman allahım başımıza taş yağacak
Gelin bir alıntı yapalım;
Ahtapot Paul’ün Almanya’nın Oberhausen kentinde yer alan Sea Life Akvaryumu’ndan açıklanan bilgilerin doğruyu yansıtmadığını iddia eden zooloji uzmanı Verena Bartsch, “Ahtapotun 2.5 yaşında olduğu ve İngiltere’den getirtildiği iddia ediliyor ama bunlar doğru değil. Geçen yıl Nisan ayında kendi ellerimle İtalya’nın Toscana Bölgesi’nde yer alan İsola D’Elba adası açıklarında yakaladım. Sadece 10 santimetre boyundaydı ve 4 haftalık bir yavruydu” dedi.
Ahtapotun bir süre Coburg Akvaryumu’nda tutulduktan sonra Oberhausen Akvaryumu’na aktarıldığını belirten Bartsch, “Burada eğitmenliğini yapıp, bildiği her şeyi ben öğrettim” diye konuştu.
Dünya Kupası süresinde ilgi odağı olan Ahtapot Paul’ün İtalyan olduğu iddiası ülkede sevinçle karşılandı.
Hatta bazı basın kuruluşları haberi esprili bir dille ele alarak, “Futbolun Nostradamusu” kahin ahtapotun adının “Paul” değil İtalyanca versiyonu “Paolo” olması gerektiğini iddia etti.
Tüm eğitim masraflarını üstlenen Zoolog Verena hangi konu eğitim vermiş bizim Paul’a merak ediyorum. Bunların içinde falcılık, önsezi, geleceği görme vb aksiyonlar varmıydı? Ne yani Verena sende mi falcısın?
)
Bitti
Dağılabilirsiniz.



Recent Comments