Emekçilerin ve Ezilenlerin Boykot Cephesi kuruldu

anayasa referandumu boykotBugün haberleri gözatarken, Etkin Haber Ajansı‘nın internet sitesinde anayasa referandumuyla ilgili bir haber gözüme çarptı. BDP öncülüğünde oluşturulan bir Boykot Cephesi haberi… BDP daha önceden Boykot Cephesini oluşturmak için çalışmalara başladıklarını açıklamışlardı. Sanırım boykot cephesi kurulmuş.

İSTANBUL- Anayasa referandumunu boykot eden siyasi parti ve kurumlar, “Emekçilerin ve Ezilenlerin Boykot Cephesi” adıyla bir araya geldi. Boykot Cephesi’nin kuruluşuna ilişkin yarın saat 11.00′de Taksim Hill Hotel’de basın toplantısı düzenlenecek.

Boykot Cephesi’nden yapılan açıklamada, “12 Eylül 2010′da yapılacak anayasa referandumunda ‘Evet’ ve ‘Hayır’ seçeneklerinin karşısında, halkımızı referandumu boykot etmeye çağıran bir cephe kuruldu” denildi.

Emekçilerin ve Ezilenlerin Boykot Cephesi’ni oluşturan siyasi parti ve kurumlar şöyle: Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP), Barış ve Demokrasi Partisi (BDP), Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP), Partizan, Demokratik Haklar Federasyonu (DHF), Emekçi Hareket Partisi (EHP), Sosyalist Gelecek Hareketi, Sosyalist Birlik Hareketi, Toplumsal Özgürlük Platformu (TÖP), Devrimci İşçi Partisi Girişimi (DİP-G), Demokrasi ve Özgürlük Hareketi (DÖH), Sosyalist Dayanışma Platformu (SODAP), Köz, Türkiye Gerçeği

Son günlerde Anayasa Referandumuyla ilgili tartışmalar arttı, eh haliyle siyaset arenasıda kızışıyor. Erdoğan-Bahçeli-Kılıçdaroğlu üçlüsünün salvolarından ziyade benim ilgimi çeken Boykot Cephesinin referandumda ne yapacağı. Eğer anayasa referandumunda gerçektende hatırı sayılır bir boykot oranı çıkarsa bu ileri ki dönemler de 12 Eylül Faşist anayasasının tümden değiştirilmesi için demokratik kitle örgütlerini kamçılayacak bir haber olabilir. Tartışmaları heyecanla takip ediyorum :) )

* Fotoğraf ETHA’nın sitesiden alınmıştır

Her dönemin adamı Cemil Çiçek

cemil çiçek Cemil Çiçek‘le ilgili 1 yıl kadar önce Apolitik.Org‘da yazı yazmıştım. O dönem Cemil Çiçek, DTP’nin seçimlerde Iğdır’ı almasından sonra yaptığı açıklamada “Iğdır’ı da aldılar, Ermenistan kapısına kadar dayandılar…” demişti. Ben de Cemil Çiçek‘in ırkçılık ve insan hakları konusunda ders alması konusunda çağrı yapmıştım. Tabi ki çağrıma herhangi bir cevap vermedi Sayın Çiçek. 1 yıl sonra tekrar Cemil Çiçek ile ilgili yazı yazıyorum “maalesef” :) Şimdi yeni bir ders daha alması gerekiyor : Cinsiyetçilik…

Cemil Çiçek’in, BDP Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir‘in son açıklamalarına atfen verdiği cevabı okuduğum zaman hem kızardım hem de “Cemil Çiçek bu şaşırmam” dedim. Gerçekten de öyle, bence “Cemil Çiçek insanı” diyet kavram söylebiliriz. :) Kendisi militarist siyasetin temel direklerinden biriydi zaten zamanında. Bir arkadaşım onun için “….bu adam havayı çok iyi kokluyor, kim iktidara doğru yürüyorsa o hareketin içerisinde, ANAP’tayken de böyleydi…” demişti. Gerçektende öyle, Cemil Çiçek’in çok “renkli” siyasal hayatı bu dönemde kişilik dönüşümüne yol açıyor. Veya kişilik bozulumuna yol açabiliyor… Osman Baydemir Tunceli’de düzenlenen festivalde şöyle soruyor; “Türk bayrağının yanında sarı-kırmızı-yeşil bayrak da belediye önlerine asılsa ne olur.” Beğenmeyebilirsiniz belki. Dersiniz ki “çıldırmış bu“, “olamaz, imkansız” veya “istemezuk” da diyebilirsiniz. Ama neden istemediğinizi anlatabilirsiniz. Osman Baydemir bu sözleriyle birçok kişi sarstığı bir gerçek, birileri için bu “birlikte yaşama iradesine saygısızlık” veya “bölücülük” birileri içinse “olması gereken bu” diye nitelendirilecek. Tüm fikirlerin ortaya konulduğu, herkesin sözlerini söylediği bir ortam olması güzel değil mi?… Neyse

Cemil Çiçek ne demiş peki? “Organları yer değiştiren bir adam da yerli yersiz konuşmuş yine” Cemil Çiçek, politik üslup konusunda herhangi bir ders almadığını daha önceki deneyimlerinden biliyorduk… Bu açıklamalarıyla yeni bir ders alması konusunda hem fikir oldum: Cinsiyetçilik… Fatmagül Berktay bu konuda ders verebilir kendisine, en azından başlıklar halinde… Bir de işin politik yönü var ki, bana göre en çok tartışılması gereken konu bu. Cemil Çiçek neden bu kadar öfkeleniyor? Cemil Çiçek’in cinsiyetçilikten tutunda, politik hakaretlerinin temel sebebi ne? Bana göre BDP siyasetinin, bulundukları coğrafyada kısmi olarak öz-yönetim anlayışını pratikleştirmesinden kaynaklı. Cemil Çiçek, BDP’nin etkin olduğu alanlarda “devlet otorite”sinin ciddi oranda sarsıldığının farkında. Farkında ki bu kadar öfkeleniyor. Kürtlerin özgürlüklerini ufak adımlarla değil, büyük adımlarla atıyor bu yüzden olabilir. Cemil Çiçek, gerçekten korkuyor. Çünkü, burjuva demokrasisine karşı halk demokrasisinin uygulandığı coğrafya da devlet otoritesinin sarsıldığını görüyor.

Kişisel olarak Cemil Çiçek’in son açıklamalarından hiç şaşkınlık duymuyorum. Olağan karşılamak gerekiyor. Görülen o ki, Anasaya Referandumu konusunda Hayır cephesi ile boykot cephesinin AKP’nin oluşturduğu evet cephesini zorluyor. İşin en ilginç yanı, AKP’liler, BDP’lilerin her cümlesini, hareketini dikkatli bir şekilde takip ediyor.  AKP’nin tek umudu sanırım BDP’lilerin yapacağı “gafa” bağlı… Bu yüzden Cemil Çiçek’in son açıklamalarını buna bağlayabiliriz… Anasaya Referandumu yaklaştıkça bu tür açıklamalarla çok karşılacağız demek ki :)

Takip edeceğiz :)

Düzenin ideolojik propaganda aygıtı: Medya

Bu yazı 19 Ağustos 2008′de Gündem Gazetesi‘nde yayınlandı. 2 yıl önce yazmış olduğum bir yazı. Yazının bütünü iyi olmakla birlikte bazı yerlerinde kopukluk var. Eh 2 yıl geçmiş, olacak o kadar :)

Medya işi gereği, halka en doğru, en gerçekçi haberi vermekle yükümlüdür. Haber kaynağını ve doğruluğunu sorgulamak, haberi halka yansıtmak için titiz çalışmak zorundadır. Peki Türkiye’de basın böyle mi yapmaktadır? Yazının gelişimi içerisinde bu soruya cevap bulacağınızı düşünüyorum.

Ergenekon çeteleşmesinin ortaya çıkışından sonra, çetelerin Türk medyasına yansıması farklı oldu. Kimi, medyanın çetelerle olan ilişkisine atıfta bulunmaya çalıştı, kimi kendi çalışanlarının ‘komplo’ya uğradığını belirterek aklamaya, kimi de korkuya kapılarak çeteleri es geçmeye çalıştı. Medya, sorunu devlet içerisindeki çetelerin tasfiyesine bağladı ve halen bu çetelerin devletten bağımsız olduğunu iddia ediyorlar. Devlete zarar verilmemesi, devletin ‘dış güçler’ karşısında zor duruma düşürülmemesi konusunda uzlaşmış bulunmaktadırlar. Böylelikle medyanın asli görevi olan halka bilgi verme olgusu es geçilmiştir. Fakat Türkiye’de Ergenekon çetesini basitleştiren, sanki devletin çeteleşmesi yok gibi olağan karşılayan, sorunu devletin çeteleşen gücünü tasfiye etme anlayışı şeklinde lanse eden bir basın var karşımızda. Tasfiye etmeden kasıt, 80′li yılların sonunda Türkiye ve Kürt coğrafyasında ortaya çıkan bizzat devlet odaklı güçlerin yapılanmasıyla örgütleşen, fakat işlevini kaybederek durağanlaşan ‘devlet için, devlete karşı’ anlayışını hakim kılan güçlerin geri plana itilmesidir. Amaç ülkemizdeki çetelerin tamamiyle ortadan kaldırılması değildir. Amaç yeni, daha güçlü çetelerin ortaya çıkarılmasıdır. Yoksa ahım şahım bir operasyon değildir. AKP’nin Ergenekon çeteleşmesindeki konumu her zamanki gibi tutarsızdır. Şemdinli olaylarında ‘ucu nereye kadar varırsa varsın’ diyen Erdoğan, ‘ipin ucunu’ bırakmıştır. Çeteleşmeye karşı olduğunu lanse eden Erdoğan ve medya, Şemdinli de ortaya çıkan -ki bunu halk sağladı- çetenin üzerine gidememiş, ‘birilerinin’ yönlendirmesiyle üzerini kapatmıştır.

İktidarın devamı ve selameti için basın ahlakı hiçe sayılarak saldırganca ve fütursuzca devrimcilere ve muhalif hareketlere saldıran burjuva basını, Ergenekon olayından sonra bir anda ‘koruyucusu’ oldu. Burjuva basını için sorun halkların yaşadığı trajediyi ortaya çıkarmak, çeteleri teşhir etmek, Ergenekon ve benzeri katliamcı örgütleri aydınlatmak değildir. Sorun bu çetelerin miadını doldurmasıdır. İşlevini yitirdiğini düşündükleri bu çetenin tasfiye edilmesi konusunda uzlaşmaktadırlar. Ergenekon dosyasında adı geçen birçok ‘ünlü’ gazeteci ne yapacaklarını şaşırmış halde birbirlerini suçlamakta, kendilerini bu kirli çeteden nasıl kurtaracaklarının arayışına girmişlerdir. Ama beceremediler, beceremeyecekler. Çünkü yıllarca kirli savaştan beslenen Türk medyası, ele geçirilen dosyalarla teşhir olmuş, korkuyla karışık kendileriyle ilgili çıkan haberleri es geçmektedirler. Basın bu yüzden egemenleri savunmak, yeri geldiğinde de çeteleri tasfiye eden iktidara destek vermek zorundadır. Zorundadır çünkü, ‘ipin ucu’ onlara kadar gelmektedir. Türkiye’de basın, egemen güçlerin militarist politikalarına hizmet etmekte, politik duruşu ne olursa olsun devletin gücünü korumak için her türlü asparagas, yalan haber, olanı biteni bilinçli bir şekilde çarpıtmayı kendine görev bilmektedir. Türk basın tarihinin kirli ilişkiler açısından duruşu her zaman böyledir. Kürt coğrafyasında yaşanan kirli savaşı meşrulaştırarak, Özel Harp Dairesi’nin onlara verdikleri haberleri nasıl kullanıp, bu haberleri yayınladıklarını hepimiz çok iyi biliyoruz. Türkiye’deki muhalif hareketleri nasıl hedef göstererek tehlikeli rol oynadıklarını da biliyoruz. Bu tutum basının tarihsel sürecinin bir parçasıdır. Osmanlı’dan günümüze basın, iktidarın ideolojik savunma mekanizmasıdır. Kemalizmin Türkiye’deki otoriter ruhunu koruyan, onu temsil eden medyadır. Medya bir bakıma, insan ruhunu tahakküm altına alarak, bireye soru sorma, düşünme yetisini kaybettirmektedir. Söylenen devlete ve iktidara biat edindir. ‘İktidarın söyledikleri ve yaptıkları halk içindir’ yalanını hakim kılmaktır. Fakat medya, iktidar kendi kuyruğuna bastığı zaman aslan kesilmekte, bugüne kadar kirli ilişkiler içerisinde olduğu iktidarı ‘teşhir’ etmeye çalışmaktadır. Devletin otoriter baskısını hisseden medya patronları, yeri geldiğinde de en uzlaşmacı, en ‘özgürlükçü’ kişiyi de oynamaktadır. Türkiye’de tekelleşen Doğan Medya Grubu, yeri geldiğinde faşist, yeri geldiğinde en ‘özgürlükçü’ kesimi temsil etmektedir. İktidarı ayakta tutan budur, çift taraflı oynamak…
More >

İnanç sistemi olarak Alevilik

Bu yazı 23 Ekim 2008′de Gündem Gazetesinde yayınlandı. O dönem AKP iktidarı tarafından ‘Alevi Açılımı’ adı altında başlatılan çalıştaylar, Aleviler içerisinde derin çatlaklar açmıştı. Öncü rolü oynayan ise, ‘dönek’ Reha Çamuroğlu’ydu. Yazı da eksikler olabilir, affola :)

Ortadoğu coğrafyasının en önemli özgünlüklerinden biri, çokkültürlü bir yapısı olmasıdır. Bu özgünlük, aslında artı bir değer olması gerekirken, devletçi zihniyetin otoriter anlayışı yüzünden azap haline gelebiliyor. Çünkü devletin belirli bir kesimin/ulusun elinde olması, diğer halklara karşı baskı/zor kullanmasına sebep oluyor. Ortadoğu’nun çokkültürlü yapısında yeri olan Alevilik, birçok devletin içindeki halkları belirli oranda etkilemiş, yaşamlarını değiştirmiş bulunmaktadır. Devletlerin, bu inanç karşısındaki tutumu, ya bu inancı ret etme ya da İran’da olduğu gibi, bir politik sistem haline getirme olmuştur.

Ortadoğu’nun kendisine has olan kültürel yapısı, egemenlerin korkulu rüyası olmaktadır. Oluşturdukları sistemin kaygan bir yapısı olduğu için, hakim olan düşünce/inanç biçimini aşırılaştırarak, diğer inanç/düşünce sistemleri üzerinde tahakküm kurmasına sebep oluyor. Bu devlet(ler)in dinsel çalışmalarda çok ince politikalar üretmelerini de sağlıyor. Örneğin, son günlerde Türkiye’de devletinin hakim olduğu dinsel düşünce sistemi, (hakim olan ılımlı-islam/siyasal İslam sayesinde) ülke içerisinde bulunan, diğer dinlere ‘ince asimilasyon’ politikası diyebileceğimiz siyaseti uygulamaktadır. Devletin 80 yıllık pratiği, uygulanan baskının ne şekilde olduğunu gösteriyor. Özellikle 50′li yıllardan itibaren, gerçekleştirilen politikalar tam olarak, Türk-İslam sentezine dayalıdır. Çünkü, genç cumhuriyetin İslam’la olan ilişkisi hiçbir zaman kopartılamamıştır. Laisizm güç olamamış diyebiliriz. Buna dayalı olarak yeni bir siyasal anlayışı geliştirerek, hem devlete bağlı ‘yurttaş’ları oluşturma, hem de din yönünden denetim altında bulundurabileceği bir sistem oluşturulmaya çalışılmıştır. Fakat isyanlar ve denetim dışı örgütlenmeler bu anlayışı ters-yüz etmiştir.

Alevilik birçok araştırmacıyı çekmekte, birçok yazarı ve okuru, bu inanç biçimi üzerinde düşünmesine yol açmıştır. Araştırmacılar, genel anlamda Alevilik üzerinde fikir birliğini sağlayamamıştır. Bu aslında Alevilik açısından bir sorun değil, bilakis Alevilik inancının çok katmanlı, çokkültürlü topluluklarda vücut bulunduğunun göstergesidir. Evet birçok halkın kendi değerlerini Alevilikle özdeşleştirdiği bir gerçek. Fakat bunu sorun olarak görmek, ayrı bir yanılgı değil midir? Temel anlamda Aleviliğin, belirli bir ulusta vücut bulduğunu söylemek doğru mudur? Cevap, tabii ki hayırdır. Çünkü, Alevilik, Ortadoğu’nun geniş coğrafyasına yayılmış, ezilenlerin, yoksulların umudu haline gelmiştir. Haliyle, Aleviliği belirli bir ‘dinin’ egemenliği/mezhebi olarak görmek yanılgıdan ibarettir. Örneğin, Aleviliğin İslamiyet’in dogmatizmine karşı özgürlük çıkışı olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü, Muhammed’den sonra halifelik kurumunun otoriter zihniyetine karşı Ali ve Ali’nin yolundan gidenlerin özgürlükçü duruşu ortadadır.

İslamiyet’in dönemin köleci-feodal yaşamına karşı başlattığı, isyancı ruh birçok ulusu etkilemiş, Ortadoğu’da aydınlanmayı yaşatarak, ilerici bir rol oynamıştır. Fakat birçok düşünce/inanç sisteminin yaşadığı temel sorunlardan biri olan, dogmatizmin, İslam’la buluşması çok geç olmamıştır. İslam’ın yayıldığı uluslarda, farklı yorumlama biçimleri oluşmuştur. Tabi ki, bir çok ulusu etkisine alan İslamiyet, kurumsal niteliğe sahip olarak, devletleşmeyi sağlamıştır. Devletleşmeyle birlikte, baskı, zor, ötekileştirme had safhaya ulaşmıştır. İslam’ın siyasal kimliğe bürünmesinden sonra, özgürlükçü rolü de kaybolmaya yüz tutmuştur. İktidarını koruma iç güdüsüyle, hakim olan Sunni mezhebi, İslamiyet’i farklı yorumlayan kesimlere karşı zora başvurmaktan asla çekinmemiştir.
More >

Fotoğrafın dili olsa!

NTV’nin internet sitesinde yer alan bir resim. Gözlerimi fotoğrafdan alamıyorum. Fotoyu yollayan “socratos”a teşekkürler :)

Dipnot Dergisi’nin İkinci Sayısı çıktı

dipnot dergisiDipnot Dergisinin 2. sayısı çıkmış. 2 gün önce Beyoğlunda bakmıştım çıkmış mı diye, bulamamıştım. Bugün sitelerini kontrol edeyip derken karşılaştım duyuruyla… İkinci sayının konusu “Aydın Sorunu ve Kürt Aydını“. Websitelerinde yazarlarla ilgili detaylı bilgi verilmesede, belirli yazarların var olduğunu biliyoruz. Duyurları şu şekilde

Üç ayda bir yayımlanan sosyal bilim dergisi Dipnot, 2. sayısı ile kitapevlerindeki yerini aldı. “Aydın Sorunu, Kürt Aydını” isimli önemli dosyayla Temmuz-Ağustos-Eylül sayısı çıktı. Dergi bu sayı ile genel olarak Aydın sorununu tartışmaya açarken, yeni binyılda Aydın’ın toplumsal işlevine ışık tutuyor.
Ayrıca son zamanlarda sıkça söz edilen “Kürt Aydını”nın tarihsel ve toplumsal kökenlerini pek çok açıdan yeniden gündemleştiriyor. Kürt Aydını kalıbının neye karşılık geldiği, toplumsal kökenlerinin neye tekabül ettiği, Kürt Aydını’nın Kürt toplumu ve siyaseti ile ilişki biçiminin sorunlarına değiniliyor.
Kürt Aydını tartışmasını derli toplu olarak kamuoyuna sunan İlk sistemli çalışma olarak bu sayı, tarihsel bir görevi yerine getiriyor. Bu anlamda Dipnot Dergisi bir ilke imza atmış bulunuyor. Şerif Mardin’den Hamit Bozarslan’a, Şükrü Hanioğlu’ndan Edward Said’e, Selim Temo’dan Fırat Ceweri’ye pek çok yazarın makaleleriyle katkı sunduğu dergi tüm kitapevlerinin raflarında okurlarını bekliyor.
Yeni Bir Sosyal Sosyal Bilim İçin Dipnot !
Toplum ve Kuram‘la birlikte Kürtlerin akademik çalışmalara olan açlığın giderilmesinde rol alan Dipnot Dergisinin son sayısını aldıktan sonra bir değerlendirme yazısı yazmayı düşünüyorum :) Bu arada Toplum ve Kuram dergisi, geçen haftalarda 3. sayısını çıkardı. Daha önceden duyurmuştum

6 tane evcil köpeği torpido gözüne sokmak

Radikal‘den bir fotoğraf… Habere göre ‘hayvansever’ zat, kaçak yollarla köpek taşıyor :)