Bugün bunlar oldu – 12 Aralık 2010
12 Dec
Sabah sabah çekiç sesiyle uyanmak. Azap, işkence… 3 gündür yan binada çalışma var. Bitmedi. İlk depremde yıkılma olasılığı yüksek…- Hava o kadar soğuk ki soğuktan kulaklarımı hissetmedim. Ovuşturduğum zaman çok kötü ağrıdı.
- Dün akşam arkadaşım söyledi; “Yazılarını zevkle okuyorum, eğlenceli. Yazmaya devam et dostum”. Heyecanlandım. Ateş bastı bir an. Yazma hırsımı güçlendirdi
- Kış yaklaştı, ben hala Yaz ayakkabılarıyla dolaşıyorum. Anam uyardı, hemen dışarı çıkıp ayakkabı almak gerekiyordu. Emir büyük yerden. Scooter ayakkabı aldım. 90 TL gitti.
- Eve gelirken Günlük gazetesi aldım. Radikal kalmamıştı.
- Yarın, İletişime Giriş dersi için hazırlık yaptım. Son okumalar yaptıktan sonra kitaplarımı ayarladım.
- Bu arada sürekli kitap aldığım için kitaplığımın yetmediğini farkettim. Her yerden kitap çıkıyor
- Kanal 24‘te yayınlanan “Oradaydım” programı yeni bölüm için Diyarbakır Cezaevi‘nde yatan eski tutsaklarla görüşmüş. İzledim. Etkileyiciydi. Fakat son dönemlerde devletin Diyarbakır Cezaevi‘nde yaşanları pasifize etmek için mağduriyet politikalarına başvurduğunu düşündüm . Soru sordum evin ortasında; Cezaevinde tutsakların direnişi neden küçümsenir? Cezaevinde kendilerini yakan insanların politik kimliği neden sadece “baskıya karşı yaktılar” gibi çok “masumane” sınırlar içerisinde görülür? Diyarbakır Cezaevinde yaşananları sadece baskı, işkence, tutsak alma gibi kelimelerle açıklayamayız. Bunun yanında, direniş, irade ve zaferde var.
- Noam Chomsky‘nin Wikileaks belgeleriyle ilgili yaptığı açıklamaları takip ettim bugün. Özellikle belgelerin doğrulanması konusunda bazı şüpheleri olduğu şüphesine katılıyorum. Gazetecilik tanımının Wikileaks ile birlikte genişlediğini düşündüm.
- Çok Güzel Hareketler Bunlar denilen gereksiz programın acilen kaldırılmasını sesli bir şekilde düşündüm. Cinsiyetçiliğin kitabını yazacaklar! Yılmaz Erdoğan’a duyurulur.
- Magazin programlarında sürekli Cem Yılmaz konulu haberler çıkıyormuş. Av Mevsimi filminde söylediği Hayde parçası eşliğinde Cem Yılmaz haberleri! Alâ
Bugün bunlar oldu – 11 Aralık 2010
11 Dec
Sabah ayaklarım buz içinde uyandım. Rüzgarın kavala üfler gibi ses çıkarması sarhoş etti beni.- Dün başladığım Medya Politikaları kitabınına ek olarak Dipnot Dergisi‘nin son sayısını okumaya başladım.
- Bir iki iş için sabah sabah dışarı çıkmak zorunda kaldım, hem kar hem de soğuk rüzgarın saldırısına uğradım. İşimi halledene kadar eski arkadaşlarıma denk geldim. Eskide kalan samimiyeti özledim bir an. Selamlaştım hepsiyle, ama kuru bir selamlaşma… Duygu yoktu. Sevinç, özlem yoktu.
- İşimi bitirdikten hemen sonra Radikal ve Günlük gazetelerini aldım. Bir huyum var benim: yürürken gazete okumak. Bu konuda çokça eleştirilmişimdir. Bir ara İstiklal Caddesi‘nde yürüyerek gazete okumuştum. Eğlenceliydi…
- Son dönem de Ünivesite öğrencilerinin yumurta eylemleriyle ilgili gazetelerde, internet sitelerinde yapılan yorumları okudum. Yorumları yorumladım kendi kendime: ’68-78 ruhu birilerini korkutuyor dedim.
- Taraf gazetesinin internet sitesine girdim bugün. Uyarı vardı üst bölümünde sitenin. Paralı yapicez diye not bırakmışlar.
- 1 hafta önce İstiklal’den aldığım 2 adet Toplumsal Tarih dergisinin eski sayılarını okumaya başladım. “II. Dünya Savaşı yıllarında Nazilerin Türk Basınını Etkileme Çabaları” başlıklı yazısını tuttum, bırakmadım.
- Bugün havanın aşırı soğuk olması nedeniyle, dışarı mecburi nedenler dışında çıkamadım. Üzüldüm
- Sabah farkettim; hafta içi sabah kuşağında yayınlanan postmodern evlendirme programlarının insan üzerindeki etkisinin haftasonu kaybolduğunu… Kadınların hipnotizeden 2 günlüğüne kurtulması şerefine : Yihhu
- Kombi arızalandı, hay aksi telefonla servis arama görevi bana verildi.
- Dışarıda Kastamonu yöresine ait olduğunu düşündüğüm köçek havası vardı. Erkeklerin göbek atmalarını izledim. Hoştu…
- Temel Gazetecilik dersine giren hocamız Haber Ajanslarıyla ile ilgili ödevin, Salı günü teslim edilmesini istemiş. Yarım kalan ödevi bugün bitirmeliyim.
- Annem uyardı : Oğlum kendine bir ayakkabı alsana! Cevap verdim : Anam üşeniyorum dışarı çıkmaya…
- Wikileaks ile ilgil okumalar yapmaya başladım. Dün dediğim gibi, yazabilirim bunu.
Bugün bunlar oldu – 10 Aralık 2010
10 Dec
Bir süredir uyanmak için telefondaki alarmı açık tutuyordum. Fakat hiçbir zaman aynı saatte uyanamadım. Hep ayarladığım saatten yarım saat erken uyandım. Bugün de öyle oldu. Mamafih okula gidemedim.- Sabah kahvaltı yaparken dışarıdaki yağmur tanelerinin sesi duymak; müthiş bir haz veriyor insana
- Televizyon izleme süresini düşük tutmaya çalıştım
- Dün Atilla Özsever‘in kitabını bitirdiğimi söylemiştim. Bugün öğle saatlerinde Medya Politikaları isimli kolektif bir kitaba başladım.
- Ortaokul yıllarımda izlediğim Slam Dunk çizgi filminin 15. bölümünü izledim. Sakuragi Hanamichi‘nin savaşçı ruhunu taşıdığımı hissettim
- Okul’dan bir arkadaşımla facebook üzerinden görüştüm, ilk iki derse 10 kişi geldiğini öğrendim. Şaşırmadım.
- Sabah TV 8′de yayınlanan Aklımıza Takıldı isimli programı annemin zoruyla izledim. İyi oldu. Göz Hastalıklarıyla ilgili güzel bilgiler öğrendim. Miyop için yapılan lazer ameliyatıyla ilgili fikir edindim. Hatta e-mail attım. Cevap veren olmadı.
- Yakın dostum Ali’nin mesaj olarak gönderdiği, Literatürk Yayınlarından çıkan Medyada Şiddet Kültürü isimli kitabını almaya karar verdim bugün.
- Saat 15:00 civarı bir an “Serkan sürekli evdesin, bırak kitabı haydi dışarı” diye düşündüm. Çıktım. Uzun süredir mahallemde tur atmamıştım. İnsanların yüzlerine baktım bugün. Yanlış anlayan oldu. Korktum
- İletişimci İrfan Erdoğan‘ın internet sitesindeki bir iki yeni makaleyi arşivime ekledim. Eklemeden önce biraz göz gezdirdim (uzun yahu)
- Bugün Bandista‘nın Ahmet Kaya ile ilgili yapılan anmaya katılmama sebeplerini okudum. Alkış tuttum evin ortasında
- Paris Kürt Enstitüsü‘nün Sanal Kütüphane oluşturduğunu öğrendim. Araştırmacılar için önemli diye düşündüm.
- Meclis TV’nin Hasip Kaplan‘ın sesini ‘kestiğini’ öğrendim.
- Wikileaks ile ilgili yazı yazmayı düşündüm. İcraat yok şuan, düşündüm sadece
Bugün bunlar oldu – 9 Aralık 2010
9 Dec
> Kolumun üstüne yattığımı farkettim. Yatarken hiçbirşey farkedemiyorsun maalesef. Şimdi?… Ağrısından öldüm, sızlandım.
> Sabah 9-10′dan önce kahvaltı yapamıyorum. Bu sabahta yapamadım.
> Otobüs durağına doğru giderken, kaza olduğunu farkettim. Otobüs döner kavşağın üzerinden çıkarak başka bir araca çarpmış.
> Okuldaydım bugün, ulusalcılığı ile ünlü bir hocanın dersini sabah sabah dinlemek zorunda kaldım. Bağırdığı an, Yalçın Küçük’ün kullandığı kalpağın aynısını hediye etmek istedim.
> Okula ilk defa çanta götürmeden gitmiştim, bir arkadaşım farketti. Şaşırdı. Ben de şaşırdım.
> İletişim Teknolojileri, Küreselleşme ve Kültür adlı derse giremedim.
> Bugün farkettim : İstanbul Bilgi Üniversitesi Santral Kampüsüne bu aralar çok gider oldum. Bir an kendimi çok “Bilgili” gördüm.
> Topkapı’ya gittim bugün. Ve şunu gördüm; devasa plazaların altında beyaz gömlekli kol emekçileri!
> Taksim’den kopamadığımı farkettim eve gelirken, arkadaşlarım çağırdı, gidemedim. Gitseydim keşke. Neyse bu bölümü okuyacaklardır: Affedin gençler, dostunuz yorgundu!
> Bu yazıları okuduğunuz an ben Atilla Özsever‘in Tekelci Medya’da Örgütsüz Gazeteci kitabını bitirmiş olacağım
Fatih Altaylı’nın vicdanı ne tarafa düşer?
27 Nov
19 Aralık 2000…
Çığlıklar inletiyordu karabasan geceleri… O gün, o zaman dursaydı eğer ya da geri sarsaydı akrep ve yelkovanı… Çığlıkların yerine gülücükler olsaydı o gün. 6 can diri diri halaya dursaydı avluda…
****
Kamu adına yayın yapma iddiasında olan Türk basının kirli tarihlerinden biridir 19 Aralık 2000. Zira devlet içinden ve dışından kirli bilgilerin sürekli haber akışı olarak medya kuruluşlarına yollandığı, “haber” olarak nitelendirdikleri yalanların sorgusuz sualsiz yayınlandığı zamanlardı. Her zamanki gibi, manipülasyon, dezenformasyon sürecinin işletildiği zamanlardan birini görmüştük cezaevleri katliamında. Yapılan haberler de öyle “bilgiler” veriliyordu ki, bir an cezaevlerinin ayrı bir cumhuriyet olduğunu düşünmenize yol açıyordu; neler söylenmiyordu ki, “örgütler cezaevlerinde padişahlık ilan etti“, “çok sayıda bomba, silah ele geçirildi“, “Alev bombası ele geçirildi“, “Telefonla yak emri” gibi onlarca başlıklar atılıyordu. Yapılan haberler öyle iğrençti ki, fotoğraflarda diri diri yakılanları görmemize rağmen, operasyonun nasıl başarılı geçtiğini, zayiatın nasıl az olduğu yalanını anlatıyorlardı.
O dönem yapılan katliam meşrulaştırılırken, yeni açılan F Tipi cezaevlerin ne kadar konforlu olduğunu, tutuklu ve hükümlülerin bu cezaevlerinde rahat edeceklerini medya üzerinden sürekli mesaj olarak topluma aktarmaya çalışıyorlardı. O dönem de gazetecilik yapan kimi yazarların yazılarında, savaşa giden generalin zafer çığlıklarını hissedebiliyordunuz. Kalemlerinden akan kan vicdanlı olmalarını engellemiş durumdaydı. İnsanlar diri diri yakılırken, katledilirken bir kere olsun operasyonları eleştirmemişlerdi. Geçmişte yaşanan olayların bugünle ilişkisini çok rahat yakalayabilirsiniz. Toplumsal hafıza’nın bu ülke de çok zayıf olduğunu söylemek zorundayım. 10 yıl önce yaşanan katliam da suçlu olan görevlilerle birlikte, bu işin toplumsa zeminde meşrulaştırılmasını sağlayan medyanın da ağır suçu bulunmaktadır. Öyle ki, katliam öncesi ve sonrası hem bilgi kirliliği yaratarak yaşanan katliamın içini boşaltmış hem de katliamcıları korunanan bir haber politikası izlemişlerdir.
Peki ya şimdi?
Katliamın olduğu dönem de Hürriyet gazetesinde köşe yazarlığı yapan Fatih Altaylı’nın dün (25.11.2010), 19 Aralık Katliamından ağır yaralı olarak kurtulan Hacer Arıkan’ı köşesine taşıdı. Tesadüfi bir şekilde yazısını farketmemle birlikte hemen şu soruyu sordum kendime : “Peki acaba o dönem de ne yazmıştı, Fatih Altaylı?”
21 Aralık 2000 Hürriyet Gazetesi
CEZAEVİ operasyonunun ortaya çıkardığı gerçekler akıllara sığmayacak kadar abukluk içeriyor.
Cezaevlerinde ‘‘Kalaşnikof’’ var, ‘‘el bombası’’ var, ‘‘alev makinesi’’ var. Koğuşlarda ‘‘balık havuzu’’ var, ‘‘tiyatro sahnesi’’ var.
Öfkeyle şaşırıyor, hesap sormaya çalışıyordu. Cezaevlerinden çıkan(!) malzemeleri bir bir sayıyordu Altaylı. O dönem de Alev Makinesi nasıl birşey diye insan merak ediyor vallahi. Peki ya balık havuzu ile tiyatro sahnesinin olması nasıl bir abukluktur? Yoksa havuzun içindeki balıkların bomba olabileceğini mi düşünmüşler? Ya da ne bileyim, tiyatro sahnesinden fırlayan silah, kurşun? Abukluk olduğunu düşündüğü şeyin aslında verdiği örnekler olduğunu bilmiyor mu?
BU ‘‘Anneler’’i anlamak mümkün değil.
Evlatları ölüme gidiyor, onlar gitsin istiyor.
Bu nasıl anneliktir?
Devlet kurtarmaya çalışıyor, anne olduğunu iddia edenler karşı çıkıyor.
Ambulansların önü kesiliyor.
Evlatlarını kurtaranlar lanetleniyor.
Ben bunların ‘‘anne’’ olduğuna inanmıyorum.
Onlar ‘‘anne süsü verilmiş’’ alakasız insanlar bence.
9 ay karnında taşıdığı, o yaşa kadar gözünden sakındığı evladının ölümünü isteyen ya gerçek anne değildir, ya da gerçekten anne değildir.
Annelik gibi kutsal bir kavramla, bu durum örtüşmüyor çünkü.
Evlatları için cezaevleri kapısında haykıran tutsak analarına bir “hiç”lermiş gibi yaklaşıyordu Altaylı. Şaşırıyordu. Bunlar “Anne” olamazdı diye salyalarıyla saldırıyordu. Cezaevlerinde ölen tutsakları kurtardıklarını iddia ettiği devlet güçlerine karşı çıkışlarını anlam veremiyordu. Onlar… kendisine göre “anne” olamazdı… İşte o dönem Fatih Altaylı yazdığı yazılarla bir katliamın nasıl meşru görülebileceğini anlatıyordu. O yazıdan yıllar sonra Fatih bey şaşkın, hesap sormaya çalışıyor.
Sormadan edemiyor insan…
Hiç mi pişmanlık hissetmiyorsun Fatih bey..
Ahmet Kaya için…
Öldürelen tutsaklar için…
Yılmaz Güney için…
Eren Keskin için…
vs…
Suçlusun Fatih Altaylı, gazeteciliğin yüz karasısın..
Türk Medyasının kelle avcılığı : Osman Baydemir Örneği
23 Nov
Son dönemler de Kürt hareketi içerisinde güvercin-şahin ikiliğini yaratmak için büyük uğraş veren medyanın, 90′lı yılların ötekileştirici-militarist haber üretimini yeniden gündemine alması, bayatlaşmış psikolojik savaş taktiklerini gözümüzün içine sokmasına yol açıyor. Öyle bir taktik ki, savaş-barış mitoslarının bir arada geçtiği, hem çözüme dönük barışçıl söylemlerin hava da uçuştuğu hem de savaşın tarafı olduğu artık kabul edilen Kürt hareketinin tasfiyesi yönünde moral bozucu, (Kürt hareketi açısından) politik kimliğinin itibarını düşürücü haber trafiğini gündeme sokmasına yol açıyor.
Kürt hareketinin ülkedeki politik organizasyonları arasında en aktif ve hazır durumda olduğu gerçeği göz önüne alınırsa, ana-akım medya’nın(mainstream media) son dönem de ki yayın politikalarının o kadar da şaşırtıcı olmadığını görüyoruz. Medya, toplumsal muhalefetinin ana gücü olan Kürt hareketinin hem politik kimliğini içini boşaltmaya çalışıyor hem de politik kurum olma özelliğini sağlayan halkla bağını koparmaya çalışıyor. ’90′lı yılların ortalarında gazete ve tv çalışanlarının ‘haberi yerinde sunun/araştırın’ espirisi üzerinden Kürt coğrafyasına sefere çıktığı dönemler de, Ohal kanunları/kararnameleri çerçevesinde haberlerini hazırlıyorlar, yaptıkları haberler önce Ohal Valiliği tarafından değerlendirilip, çıkarılması gerekilen cümleler çıkartılıp öyle İstanbul’a yollanıyordu. Gerçi o dönem de gazetecilik yapan bir iki namuslu gazeteci dışında (Ragıp Duran gibi) gerçeği haberleştirerek halka sunacak kimse yoktu. Aynı zaman da gönderilen gazetecilerin birçoğu da Kürt hareketine cepheden karşı çıkıyor, eline geçen haberleri çok rahat bir şekilde manipüle edebiliyordu. Jitem resmi habercileri de vardı mesela o dönem de gazeteci mi yoksa Jitem üyesi mi olduğu belli olmayan ‘gazeteci’lerin Kürt coğrafyasında cirit attığıda biliniyordu.
Böyle bir gelenekten gelen Türk medyasının yapısal özelliklerinden kaynaklı olsa gerek, Kürt hareketine (siyasi ve askeri yapı olarak) karşı bu kadar alerjik bir tutum içerisinde olmasını anlayabiliyoruz. Emine Ayna, Ahmet Türk, Leyla Zana, Aysel Tuğluk gibi siyasetçilere ötekileştirici, küçümseyi üslupla saldıran medya bu sefer hedef olarak Osman Baydemiri gördü. İşin en ilginç yanı, Osman Baydemir’in söylemlerini farklılaştıran, yeniden kurgulayan medyayı tekzip etmesine rağmen büyük balık yakaladığını düşünen medya kurumları bu olayı allayıp pullayıp yeniden servise koymaktan vazgeçmiyor. Bilgi bir süreçten ibaret, dolasıyla söylenen her cümlenin haber olmasından sonra zaman-mekan ayrımı olmaksızın farklılaşması kaçınılmaz, ilk anda söylenilen sözün değişip farklı bir hal almasına engel olmak zor gibi. Osman Baydemir ile ilgili haberlerin dolaşıma sokulduğu andaki gerçekliğiyle saatler sonraki hali çok farklı. Yine yeni iletişim teknolojileri arasında kendini güçlendiren internet’te bunu bir adım ileri atarak sanal gerçekliği oluşturuyor.
Aslında medyanın sınıfsal konumu barış kavramlarını daha çok kullanmaları gerektiğini gösteriyor, fakat bu sınıfsal duruş Kürt hareketinin toptan tasfiyesini engellemiyor. Zayıf bir Kürt hareketiyle birlikte Kürt coğrafyasında rahat at koşturmak isteyen medya sermayesi (sermaye sınıfı birikimini kitle iletişim araçları üzerinden sağlamasa da politik ve siyasal güç olarak kendini sağlama alması, konumunu meşrulaştırması gerekiyor. Dolasıyla bugün sadece medya ile ilgilenen sermayeder yok) bu yüzden Kürt hareketini böl-parçala-yönet politikasıyla vuruyor. Güzide Medya’mız, Kürt hareketinin ideolojik, askeri dönüşümünü liberal söylemler içerisinde eritmeye çalışırken bunu da AKP’nin açılım politikalarına destek veren Kürt liberalleri üzerinden yapıyor. Dolasıyla ana-akım medya barışçıl söylemler üzerinden haber pratiği içerisine girsede amacı Kürt hareketinin politik figürlerinin kellesini almak, hareket içerisinde şüphe yaratmak ve tabi ki hareketin tasfiyesine uygun zemin hazırlamak…
Cantona sesleniyor : Devrim kansızda olabilir
22 Nov
Kendi döneminin en aykırı futbolcularından olan Cantona ‘Kırmızı Şeytan’ların asi çocuğuydu. Fransa doğumlu olan futbolcu aynı zaman da oynadığı dönem içerisinde tiyatro gruplarında da yer almıştı. Manchester United’ta oynarken performansının düşük olduğu zamanlarda seyircilerin tepkisine gülüp geçmezdi, aksine haşin davranışıyla seyircilerle ağız dalaşına girer alta kalmamaya çalışırdı.
Eric Cantona, ManU – Crystal Palace maçında kendisine laf atan bir taraftara uçan tekme atması hala hafızalarda. Öyle ki, hala televizyonlarda jenerik olarak o uçan tekme dönüp duruyor. (Uçan Tekme için bknz : http://bit.ly/anILgz ). ManU’da oynadığı dönem de agresif futbol anlayışıyla rakip takımların korkulu rüyası olan Cantona, futbol dışında ise diğer futbolculardan ayrılıyordu. 1995 yılından itibaren çeşitli reklamlarda, tiyatro oyunlarında boy göstermişti. 2010 yılında ise ünlü ingiliz yönetmen Ken Loach‘ın filminde başrol oyuncusu olarak karşımıza çıkıyordu. Hem de kendi hayatını anlatan filmle! Looking For Eric filmiyle sinema dünyasına adım atan Eric sıradışı bir insan olma özelliğinden vazgeçmiş değil. Zaman zaman muhalif açıklamalarla sivrilen Eric Cantona bu sefer kafayı Bankalara taktı!
Cantona’nın söylemi basit aslında. Bankalarda bulunan paralarınızı çekin, devrim yapın!
Eric Cantona diyor ki;
Fransa’da yayınlanan bir gazete için filme de alınan bir mülakat veren yıldız, döviz, pankart ve sloganlarla düzenlenen eylemleri ”modası geçmiş” olarak niteliyor.
”Bunun yerine” diyor Canton, ”bankalardan paralarını çekerek ekonomik ve toplumsal devrim gerçekleştirilebilir.” Cantona mülakatında şöyle devam ediyor: ”Çevremizde bu kadar sefalet varken mutlu olamayız. Yapılması gereken şeyler var. Bugünlerde sokaklarda olmanın, gösteri yapmanın anlamı nedir? Böyle yaparak kendiniz kandırırsınız. Devrimi başlatmak için elimize silah alıp öldürmeye de başlayamayız. Devrim gerçekten çok kolay bugünlerde. Sistem ne? Sistem bankaların iktidarı üzerine kurulmuş, o zaman bu sistem bankalar üzerinde imha edilmeli.” ”Bu da üç milyon insanın ellerinde pankartlarla sokağa çıkıp, doğru bankalara giderek paralarını çekmesi, bankaların da çökmesidir. Üç milyon, on milyon insan, bankalar çöker, ortada bir tehdit de yok, kan da. Alın size devrim.” Planın çok karmaşık olmadığını ve birilerinin kulak vermek zorunda kalacaklarını kaydeden Canton, ”Sendikalara zaman zaman bizlerin tavsiyelerde bulunması gerekir” dedi.
Cantona’nın çağrısı youtube’ta yankı bulmuş. 40 bin kişinin üzerinde insan Cantona’yı izlemiş durumda. Aynı zaman da Facebook’ta en çok paylaşılan video durumuna geliyor. İngiltere’de “Bankaları Durdurun” adlı bir grubun yaptığı açıklamaya göre 7 Aralık günü binlerce kişi bankalardan paralarını çekecek. Yaklaşık 14 bin kişi bunu onaylamış. Sermaye tarafından tepki gecikmemiş tabi ki, Fransa Bankalar Federasyonu Başkan’ın etekleri tutuşmuş durumda açıklama yapıyor ;
Fransa Bankalar Federasyonu Başkanı ise, çağrıyı ”aptalca bulduğunu” söyledi ve hırsızlara ve kara para aklayıcılara davetiye çıkarmak anlamına geldiğini öne sürdü.
Ne diyelim! Doğru yoldasın Cantona!

Recent Comments