Medya Çalışmaları Lisansüstü Öğrenci Konferansı’nın ardından – 1
2 günlük konferansın sadece ilk gününe katılabildim. İlk günün son oturumunu izleyemeden, işim yüzünden ayrılmak zorunda kaldım.
Bilgi Üniversitesi’nde düzenlenen Disiplinlerarası Medya Çalışmaları Lisansüstü Öğrenci Konferansı katılacağımı daha önceden yazmıştım. Planlarım arasında konferansı arkadaşlarımla birlikte takip etmek vardı. Fakat arkadaşlarımdan hiçbiri gelmeyince tek başına gitmek zorunda kaldım. Katılım az olduğunu gördüm. Açıkçası katılımın az olması, duyurunun çok fazla yapılamamasına bağlıyorum (en azından öyle tahmin ediyorum). Özellikle iletişim çalışmalarında yer alan genç akademisyen adaylarının kendilerini ifade etmeleri için büyük fırsat olan bu konferansların yaygınlaşmasını temenni ediyorum…
İlk önce şunu belirteyim; Yüksek Lisans ve Doktora yapan arkadaşların çalışmalarını ilgiyle takip ettim. Özellikle bazı çalışmalar heyecan vericiydi. Fakat Kürt meselesine dair herhangi bir çalışmanın olmaması da şaşırtıcıydı. Meseleye dair sözü olan yüksek lisans ve doktora adayı öğrenciler konferansa ya ilgi göstermediler ya da duymadılar. Bu arada tabi ki konferans duyurusunda “Kürt meselesine dair çalışma yapan arkadaşlara özel çağrı yapıyoruz” diye bir vurgu olamaz. Burada konferansı düzenleyenlere sözüm yok. Benim derdim, özellikle anaakım medyanın ötekilere, özellikle Kürtlere dair nefret söyleminin üretilmesi ve yayımı konusunda siciline dair çalışmaların olup olmamasıdır. 1990′la birlikte Türkiye medyasının (radyo, tv, gazete, daha sonra internet vb) Kürt coğrafyasında yaşanan, devlet tarafından “terör”, bağımsız uzmanlar tarafından “düşük yoğunluklu savaş”, Kürtler tarafından ise “kirli savaş” olarak nitelendirilen olaylara dair “ürettiği haberler” (üretim sürecini masa başında, veya özel harp dairesinin direktifleriyle yaptıkları bilinen birşey, daha çok bilgi için Ragıp Duran’ın Apoletli Medya kitabına bakabilirsiniz) ibret vericidir.
Devamla, Türkiye’de akademinin Kürt meselesine olan kaçınmacı, alerjik yaklaşımları sorunun kamusal alanda (burada kastım devletin belirlediği sınırlar dahilinde çizilmiş bir alan değil, tam tersine devletin ortaya koyduğu sınırların dışında oluşan bir alan) tartışılmasına dahi izin vermiyor. Son 10 yıllık sürecin, Kürt meselesinde yaşanan kırılmalar, gel-gitlerle birlikte Kürtlere dair bilgi üretim sürecinin liberal siyasetin ve onu şekillendiren düşünce sistematiğinin ortaya koyduğu projeler üzerinden gitmesi ayrı bir sorun. Bununla birlikte medya ve siyasetin kirli ilişkilerinin ’90′lı yıllarda ayyuka çıkması, resmi ideolojinin Kürtler üzerinde baskı unsuru olarak sürdürüldüğünün bir kanıtı. Zira kirli savaşın yoğun olarak devam ettirildiği bu yıllarda dezenformatif bilgi üretiminin Kürt meselesi üzerinden nasıl yeniden üretildiğini, bu durumun anaakım medya üzerinden nasıl gerçekleştirildiğini biliyoruz.
Özellikle Kürtlerin anaakım medya da nasıl konumlandırıldığına dair çalışmaların var olduğunu biliyorum. Aynı zaman da akademi dışı bir çalışma olan Faik Bulut‘un “Türk Basınında Kürtler” isimli harika bir kitabı da var. Yine Bayram Ayaz‘ın “Türkiye’de İnsan Hakları ve Kürt sorunu örneğinde Türk Basını” kitabı… Fakat benim meram biraz genç iletişimcilerin ülkenin son 30 yıllık sürecine etki eden Kürt meselesiyle ilgili çalışmalar yapması gerektiği… Bu konuda zengin kaynaklara, yaşanan gündelik pratiklere dönüp baktığımız da çokta zorlanacaklarını sanmıyorum… Umarım gelecek sene (eğer düzenlenirse) konferansta buna dair bir çalışma görebilirim.
Gelelim konferansa…
Konferansın açılış konuşmasını İletişim Fakültesi Dekanı Halil Nalçaoğlu yaptı. Konuşması genellikle akademinin toplumla ilişkisinin zayıf olduğunu dolasıyla üniversite duvarlarının yıkılmadan bu ilişkinin güçlenmesinin zor göründüğünü söyledi. YÖK’e dair söylediği “reforma uğratılmalı” sözüne katılmasam da, (bana göre tümden kapatılmalı) üretim teknolojisi ile enformasyon teknolojisinin birbirleri arasındaki ilişkisini iyi anlattı. Halil Nalçaoğlu’ndan sonra ilk oturum başladı.
Kahve arasından sonra sunumlar için yerimi aldım. İlk sunum Bilgi Üniversitesi’nden Beyhan Sunal‘ın “Cep Telefonu Kullanımının Kamusal/Özel Alan İlişkisine Etkileri“. Beyhan Sunal’a göre cep telefonu kullanımı kamusal-özel alanı ortadan kaldırıyor. Dışarı da özel görüşmelerin toplumsal ilişkilerimize yansıdığını dolasıyla yaşadığımız öfkenin, sevincin de yürüdüğümüz sokaktaki herkese taşındığını söylüyor. Sunal’ın en eğlenceli değerlendirmesi de ev telefonlarının, ev içindeki konumlarının ilk zamanlar odalarda değil koridorlarda olması. Her ne kadar ilk zamanlar da böyle bir durum söz konusu olsa da, yeni nesil telefonlarla bu durumun aşıldığını biliyoruz.
Ege Üniversitesi’nden Mustafa Çetin “Yeni iletişim teknolojilerinin etkisiyle siyasal iletişim dönüşümünün demokrasiye ve yurttaşlığa yansımaları” başlığını taşıyan sunumuydu. Ortadoğu’daki eylemlerin internet üzerinden an be an takip edildiği düşünülürse Mustafa Çetin’in çalıştığı konunun çok önemli olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle Türkiye’deki seçimlerin internet üzerinden de devam etmesi, siyasetçilerin bu internet teknolojisine kayıtsız kalmadığını gösteriyor.
Mustafa Çetin’in toplumsal hareketlerin yeni iletişim teknolojileri üzerinden kendilerini daha rahat ifade etmesine yol açtığını belirtti. Çetin’e göre böylece daha fazla toplumsal katılım yaratarak demokratik yasama ve yurttaşlık ilişkilerine fayda sağlar. Çetine’e göre aynı zaman da otoriteryen sistemlerin “açık toplum” haline gelmesine de etkisi olabilir. Bu arada Çetin’in sosyal ağlar ve medya karşılaştırması da var. Ona göre yaygın Medya’nın önceden toplumlara kamusal alan sağladığını, aynı işlevi bu sefer sosyal ağların yol açtığını belirtti.
3. sunumu yapan ise Exeter Üniversitesi’nden Emre Can Dağlıoğlu. “Bilgi-İktidar ilişkileri ışığında Wikileaks Görünümleri” başlığıyla yaptığı sunumun son dönemler de Wikileaks belgelerinin arkaplanını anlamamıza yardımcı olduğunu söylebilirim. Özellikle Wikileaks’ın kurumsal bir yapı olarak nasıl, ne şekilde oluştuğuna dair verdiği bilgiler önemliydi.
4. konuşmacı ise Ali Halit Diker‘di. “Yeni nesil Robin Hood’luk: Teknolojik ve Kültürel Korsanlık” başlıklı sunumu iyiydi. Özellikle sanatçıların kendi üretimlerinin internet üzerinden dolaşıma sokulması sonrası “emeğimiz elden gidiyor” yaygarısının eleştirisini çok iyi anlattı. Copyright ve copyleft ayırımı, Richard Stallman ve FSF vb konularda verdiği bilgiler çok güzeldi.
Devam edecek…