Siyaset
Fatih Altaylı’nın vicdanı ne tarafa düşer?
27 Nov
19 Aralık 2000…
Çığlıklar inletiyordu karabasan geceleri… O gün, o zaman dursaydı eğer ya da geri sarsaydı akrep ve yelkovanı… Çığlıkların yerine gülücükler olsaydı o gün. 6 can diri diri halaya dursaydı avluda…
****
Kamu adına yayın yapma iddiasında olan Türk basının kirli tarihlerinden biridir 19 Aralık 2000. Zira devlet içinden ve dışından kirli bilgilerin sürekli haber akışı olarak medya kuruluşlarına yollandığı, “haber” olarak nitelendirdikleri yalanların sorgusuz sualsiz yayınlandığı zamanlardı. Her zamanki gibi, manipülasyon, dezenformasyon sürecinin işletildiği zamanlardan birini görmüştük cezaevleri katliamında. Yapılan haberler de öyle “bilgiler” veriliyordu ki, bir an cezaevlerinin ayrı bir cumhuriyet olduğunu düşünmenize yol açıyordu; neler söylenmiyordu ki, “örgütler cezaevlerinde padişahlık ilan etti“, “çok sayıda bomba, silah ele geçirildi“, “Alev bombası ele geçirildi“, “Telefonla yak emri” gibi onlarca başlıklar atılıyordu. Yapılan haberler öyle iğrençti ki, fotoğraflarda diri diri yakılanları görmemize rağmen, operasyonun nasıl başarılı geçtiğini, zayiatın nasıl az olduğu yalanını anlatıyorlardı.
O dönem yapılan katliam meşrulaştırılırken, yeni açılan F Tipi cezaevlerin ne kadar konforlu olduğunu, tutuklu ve hükümlülerin bu cezaevlerinde rahat edeceklerini medya üzerinden sürekli mesaj olarak topluma aktarmaya çalışıyorlardı. O dönem de gazetecilik yapan kimi yazarların yazılarında, savaşa giden generalin zafer çığlıklarını hissedebiliyordunuz. Kalemlerinden akan kan vicdanlı olmalarını engellemiş durumdaydı. İnsanlar diri diri yakılırken, katledilirken bir kere olsun operasyonları eleştirmemişlerdi. Geçmişte yaşanan olayların bugünle ilişkisini çok rahat yakalayabilirsiniz. Toplumsal hafıza’nın bu ülke de çok zayıf olduğunu söylemek zorundayım. 10 yıl önce yaşanan katliam da suçlu olan görevlilerle birlikte, bu işin toplumsa zeminde meşrulaştırılmasını sağlayan medyanın da ağır suçu bulunmaktadır. Öyle ki, katliam öncesi ve sonrası hem bilgi kirliliği yaratarak yaşanan katliamın içini boşaltmış hem de katliamcıları korunanan bir haber politikası izlemişlerdir.
Peki ya şimdi?
Katliamın olduğu dönem de Hürriyet gazetesinde köşe yazarlığı yapan Fatih Altaylı’nın dün (25.11.2010), 19 Aralık Katliamından ağır yaralı olarak kurtulan Hacer Arıkan’ı köşesine taşıdı. Tesadüfi bir şekilde yazısını farketmemle birlikte hemen şu soruyu sordum kendime : “Peki acaba o dönem de ne yazmıştı, Fatih Altaylı?”
21 Aralık 2000 Hürriyet Gazetesi
CEZAEVİ operasyonunun ortaya çıkardığı gerçekler akıllara sığmayacak kadar abukluk içeriyor.
Cezaevlerinde ‘‘Kalaşnikof’’ var, ‘‘el bombası’’ var, ‘‘alev makinesi’’ var. Koğuşlarda ‘‘balık havuzu’’ var, ‘‘tiyatro sahnesi’’ var.
Öfkeyle şaşırıyor, hesap sormaya çalışıyordu. Cezaevlerinden çıkan(!) malzemeleri bir bir sayıyordu Altaylı. O dönem de Alev Makinesi nasıl birşey diye insan merak ediyor vallahi. Peki ya balık havuzu ile tiyatro sahnesinin olması nasıl bir abukluktur? Yoksa havuzun içindeki balıkların bomba olabileceğini mi düşünmüşler? Ya da ne bileyim, tiyatro sahnesinden fırlayan silah, kurşun? Abukluk olduğunu düşündüğü şeyin aslında verdiği örnekler olduğunu bilmiyor mu?
BU ‘‘Anneler’’i anlamak mümkün değil.
Evlatları ölüme gidiyor, onlar gitsin istiyor.
Bu nasıl anneliktir?
Devlet kurtarmaya çalışıyor, anne olduğunu iddia edenler karşı çıkıyor.
Ambulansların önü kesiliyor.
Evlatlarını kurtaranlar lanetleniyor.
Ben bunların ‘‘anne’’ olduğuna inanmıyorum.
Onlar ‘‘anne süsü verilmiş’’ alakasız insanlar bence.
9 ay karnında taşıdığı, o yaşa kadar gözünden sakındığı evladının ölümünü isteyen ya gerçek anne değildir, ya da gerçekten anne değildir.
Annelik gibi kutsal bir kavramla, bu durum örtüşmüyor çünkü.
Evlatları için cezaevleri kapısında haykıran tutsak analarına bir “hiç”lermiş gibi yaklaşıyordu Altaylı. Şaşırıyordu. Bunlar “Anne” olamazdı diye salyalarıyla saldırıyordu. Cezaevlerinde ölen tutsakları kurtardıklarını iddia ettiği devlet güçlerine karşı çıkışlarını anlam veremiyordu. Onlar… kendisine göre “anne” olamazdı… İşte o dönem Fatih Altaylı yazdığı yazılarla bir katliamın nasıl meşru görülebileceğini anlatıyordu. O yazıdan yıllar sonra Fatih bey şaşkın, hesap sormaya çalışıyor.
Sormadan edemiyor insan…
Hiç mi pişmanlık hissetmiyorsun Fatih bey..
Ahmet Kaya için…
Öldürelen tutsaklar için…
Yılmaz Güney için…
Eren Keskin için…
vs…
Suçlusun Fatih Altaylı, gazeteciliğin yüz karasısın..
Emekçilerin ve Ezilenlerin Boykot Cephesi kuruldu
2 Aug
Bugün haberleri gözatarken, Etkin Haber Ajansı‘nın internet sitesinde anayasa referandumuyla ilgili bir haber gözüme çarptı. BDP öncülüğünde oluşturulan bir Boykot Cephesi haberi… BDP daha önceden Boykot Cephesini oluşturmak için çalışmalara başladıklarını açıklamışlardı. Sanırım boykot cephesi kurulmuş.
İSTANBUL- Anayasa referandumunu boykot eden siyasi parti ve kurumlar, “Emekçilerin ve Ezilenlerin Boykot Cephesi” adıyla bir araya geldi. Boykot Cephesi’nin kuruluşuna ilişkin yarın saat 11.00′de Taksim Hill Hotel’de basın toplantısı düzenlenecek.
Boykot Cephesi’nden yapılan açıklamada, “12 Eylül 2010′da yapılacak anayasa referandumunda ‘Evet’ ve ‘Hayır’ seçeneklerinin karşısında, halkımızı referandumu boykot etmeye çağıran bir cephe kuruldu” denildi.
Emekçilerin ve Ezilenlerin Boykot Cephesi’ni oluşturan siyasi parti ve kurumlar şöyle: Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP), Barış ve Demokrasi Partisi (BDP), Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP), Partizan, Demokratik Haklar Federasyonu (DHF), Emekçi Hareket Partisi (EHP), Sosyalist Gelecek Hareketi, Sosyalist Birlik Hareketi, Toplumsal Özgürlük Platformu (TÖP), Devrimci İşçi Partisi Girişimi (DİP-G), Demokrasi ve Özgürlük Hareketi (DÖH), Sosyalist Dayanışma Platformu (SODAP), Köz, Türkiye Gerçeği
Son günlerde Anayasa Referandumuyla ilgili tartışmalar arttı, eh haliyle siyaset arenasıda kızışıyor. Erdoğan-Bahçeli-Kılıçdaroğlu üçlüsünün salvolarından ziyade benim ilgimi çeken Boykot Cephesinin referandumda ne yapacağı. Eğer anayasa referandumunda gerçektende hatırı sayılır bir boykot oranı çıkarsa bu ileri ki dönemler de 12 Eylül Faşist anayasasının tümden değiştirilmesi için demokratik kitle örgütlerini kamçılayacak bir haber olabilir. Tartışmaları heyecanla takip ediyorum
)
* Fotoğraf ETHA’nın sitesiden alınmıştır
Her dönemin adamı Cemil Çiçek
1 Aug
Cemil Çiçek‘le ilgili 1 yıl kadar önce Apolitik.Org‘da yazı yazmıştım. O dönem Cemil Çiçek, DTP’nin seçimlerde Iğdır’ı almasından sonra yaptığı açıklamada “Iğdır’ı da aldılar, Ermenistan kapısına kadar dayandılar…” demişti. Ben de Cemil Çiçek‘in ırkçılık ve insan hakları konusunda ders alması konusunda çağrı yapmıştım. Tabi ki çağrıma herhangi bir cevap vermedi Sayın Çiçek. 1 yıl sonra tekrar Cemil Çiçek ile ilgili yazı yazıyorum “maalesef”
Şimdi yeni bir ders daha alması gerekiyor : Cinsiyetçilik…
Cemil Çiçek’in, BDP Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir‘in son açıklamalarına atfen verdiği cevabı okuduğum zaman hem kızardım hem de “Cemil Çiçek bu şaşırmam” dedim. Gerçekten de öyle, bence “Cemil Çiçek insanı” diyet kavram söylebiliriz.
Kendisi militarist siyasetin temel direklerinden biriydi zaten zamanında. Bir arkadaşım onun için “….bu adam havayı çok iyi kokluyor, kim iktidara doğru yürüyorsa o hareketin içerisinde, ANAP’tayken de böyleydi…” demişti. Gerçektende öyle, Cemil Çiçek’in çok “renkli” siyasal hayatı bu dönemde kişilik dönüşümüne yol açıyor. Veya kişilik bozulumuna yol açabiliyor… Osman Baydemir Tunceli’de düzenlenen festivalde şöyle soruyor; “Türk bayrağının yanında sarı-kırmızı-yeşil bayrak da belediye önlerine asılsa ne olur.” Beğenmeyebilirsiniz belki. Dersiniz ki “çıldırmış bu“, “olamaz, imkansız” veya “istemezuk” da diyebilirsiniz. Ama neden istemediğinizi anlatabilirsiniz. Osman Baydemir bu sözleriyle birçok kişi sarstığı bir gerçek, birileri için bu “birlikte yaşama iradesine saygısızlık” veya “bölücülük” birileri içinse “olması gereken bu” diye nitelendirilecek. Tüm fikirlerin ortaya konulduğu, herkesin sözlerini söylediği bir ortam olması güzel değil mi?… Neyse
Cemil Çiçek ne demiş peki? “Organları yer değiştiren bir adam da yerli yersiz konuşmuş yine” Cemil Çiçek, politik üslup konusunda herhangi bir ders almadığını daha önceki deneyimlerinden biliyorduk… Bu açıklamalarıyla yeni bir ders alması konusunda hem fikir oldum: Cinsiyetçilik… Fatmagül Berktay bu konuda ders verebilir kendisine, en azından başlıklar halinde… Bir de işin politik yönü var ki, bana göre en çok tartışılması gereken konu bu. Cemil Çiçek neden bu kadar öfkeleniyor? Cemil Çiçek’in cinsiyetçilikten tutunda, politik hakaretlerinin temel sebebi ne? Bana göre BDP siyasetinin, bulundukları coğrafyada kısmi olarak öz-yönetim anlayışını pratikleştirmesinden kaynaklı. Cemil Çiçek, BDP’nin etkin olduğu alanlarda “devlet otorite”sinin ciddi oranda sarsıldığının farkında. Farkında ki bu kadar öfkeleniyor. Kürtlerin özgürlüklerini ufak adımlarla değil, büyük adımlarla atıyor bu yüzden olabilir. Cemil Çiçek, gerçekten korkuyor. Çünkü, burjuva demokrasisine karşı halk demokrasisinin uygulandığı coğrafya da devlet otoritesinin sarsıldığını görüyor.
Kişisel olarak Cemil Çiçek’in son açıklamalarından hiç şaşkınlık duymuyorum. Olağan karşılamak gerekiyor. Görülen o ki, Anasaya Referandumu konusunda Hayır cephesi ile boykot cephesinin AKP’nin oluşturduğu evet cephesini zorluyor. İşin en ilginç yanı, AKP’liler, BDP’lilerin her cümlesini, hareketini dikkatli bir şekilde takip ediyor. AKP’nin tek umudu sanırım BDP’lilerin yapacağı “gafa” bağlı… Bu yüzden Cemil Çiçek’in son açıklamalarını buna bağlayabiliriz… Anasaya Referandumu yaklaştıkça bu tür açıklamalarla çok karşılacağız demek ki
Takip edeceğiz
İnanç sistemi olarak Alevilik
25 Jul
Bu yazı 23 Ekim 2008′de Gündem Gazetesinde yayınlandı. O dönem AKP iktidarı tarafından ‘Alevi Açılımı’ adı altında başlatılan çalıştaylar, Aleviler içerisinde derin çatlaklar açmıştı. Öncü rolü oynayan ise, ‘dönek’ Reha Çamuroğlu’ydu. Yazı da eksikler olabilir, affola
![]()
Ortadoğu coğrafyasının en önemli özgünlüklerinden biri, çokkültürlü bir yapısı olmasıdır. Bu özgünlük, aslında artı bir değer olması gerekirken, devletçi zihniyetin otoriter anlayışı yüzünden azap haline gelebiliyor. Çünkü devletin belirli bir kesimin/ulusun elinde olması, diğer halklara karşı baskı/zor kullanmasına sebep oluyor. Ortadoğu’nun çokkültürlü yapısında yeri olan Alevilik, birçok devletin içindeki halkları belirli oranda etkilemiş, yaşamlarını değiştirmiş bulunmaktadır. Devletlerin, bu inanç karşısındaki tutumu, ya bu inancı ret etme ya da İran’da olduğu gibi, bir politik sistem haline getirme olmuştur.
Ortadoğu’nun kendisine has olan kültürel yapısı, egemenlerin korkulu rüyası olmaktadır. Oluşturdukları sistemin kaygan bir yapısı olduğu için, hakim olan düşünce/inanç biçimini aşırılaştırarak, diğer inanç/düşünce sistemleri üzerinde tahakküm kurmasına sebep oluyor. Bu devlet(ler)in dinsel çalışmalarda çok ince politikalar üretmelerini de sağlıyor. Örneğin, son günlerde Türkiye’de devletinin hakim olduğu dinsel düşünce sistemi, (hakim olan ılımlı-islam/siyasal İslam sayesinde) ülke içerisinde bulunan, diğer dinlere ‘ince asimilasyon’ politikası diyebileceğimiz siyaseti uygulamaktadır. Devletin 80 yıllık pratiği, uygulanan baskının ne şekilde olduğunu gösteriyor. Özellikle 50′li yıllardan itibaren, gerçekleştirilen politikalar tam olarak, Türk-İslam sentezine dayalıdır. Çünkü, genç cumhuriyetin İslam’la olan ilişkisi hiçbir zaman kopartılamamıştır. Laisizm güç olamamış diyebiliriz. Buna dayalı olarak yeni bir siyasal anlayışı geliştirerek, hem devlete bağlı ‘yurttaş’ları oluşturma, hem de din yönünden denetim altında bulundurabileceği bir sistem oluşturulmaya çalışılmıştır. Fakat isyanlar ve denetim dışı örgütlenmeler bu anlayışı ters-yüz etmiştir.
Alevilik birçok araştırmacıyı çekmekte, birçok yazarı ve okuru, bu inanç biçimi üzerinde düşünmesine yol açmıştır. Araştırmacılar, genel anlamda Alevilik üzerinde fikir birliğini sağlayamamıştır. Bu aslında Alevilik açısından bir sorun değil, bilakis Alevilik inancının çok katmanlı, çokkültürlü topluluklarda vücut bulunduğunun göstergesidir. Evet birçok halkın kendi değerlerini Alevilikle özdeşleştirdiği bir gerçek. Fakat bunu sorun olarak görmek, ayrı bir yanılgı değil midir? Temel anlamda Aleviliğin, belirli bir ulusta vücut bulduğunu söylemek doğru mudur? Cevap, tabii ki hayırdır. Çünkü, Alevilik, Ortadoğu’nun geniş coğrafyasına yayılmış, ezilenlerin, yoksulların umudu haline gelmiştir. Haliyle, Aleviliği belirli bir ‘dinin’ egemenliği/mezhebi olarak görmek yanılgıdan ibarettir. Örneğin, Aleviliğin İslamiyet’in dogmatizmine karşı özgürlük çıkışı olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü, Muhammed’den sonra halifelik kurumunun otoriter zihniyetine karşı Ali ve Ali’nin yolundan gidenlerin özgürlükçü duruşu ortadadır.
İslamiyet’in dönemin köleci-feodal yaşamına karşı başlattığı, isyancı ruh birçok ulusu etkilemiş, Ortadoğu’da aydınlanmayı yaşatarak, ilerici bir rol oynamıştır. Fakat birçok düşünce/inanç sisteminin yaşadığı temel sorunlardan biri olan, dogmatizmin, İslam’la buluşması çok geç olmamıştır. İslam’ın yayıldığı uluslarda, farklı yorumlama biçimleri oluşmuştur. Tabi ki, bir çok ulusu etkisine alan İslamiyet, kurumsal niteliğe sahip olarak, devletleşmeyi sağlamıştır. Devletleşmeyle birlikte, baskı, zor, ötekileştirme had safhaya ulaşmıştır. İslam’ın siyasal kimliğe bürünmesinden sonra, özgürlükçü rolü de kaybolmaya yüz tutmuştur. İktidarını koruma iç güdüsüyle, hakim olan Sunni mezhebi, İslamiyet’i farklı yorumlayan kesimlere karşı zora başvurmaktan asla çekinmemiştir.
More >
Vedat Türkali ile söyleşi
18 Jul
Sendika.Org‘da yer alan Vedat Türkali söyleşisini aşağıda ekliyorum. Mutlaka okumalısınız. 92′lik yiğit yazar, birilerine komünist iradenin nasıl olması gerektiğini, özellikle ulusal sorun konusunda Marksistlerin ne yapması gerektiğini açıkça ortaya koyuyor. Kendilerine “TKP/SİP” adını veren, iliklerine kadar ulusalcılığa bulanmış bir yapının içine düştüğü açmazları ortaya koyuyor.
Vedat Türkali‘nin, özellikle son dönemlerde yoğun bir şekilde tartışılan Kürt sorunu konusunda sahte solculara ders veren açıklamalarını mutlaka okumalısınız.
Uzun ömürler diliyorum Vedat yoldaş
Kadir Akın: Geçtiğimiz aylarda Başbakan Tayyip Erdoğan “açılım” çerçevesinde kimi aydın, yazar, sanatçılarla bir dizi görüşme gerçekleştirdi. Siz de çağrılıydınız. Sağlık sebebiyle toplantıya katılamadınız; ama görüşlerinizi bir mektupla ilettiniz. Basında da yer alan bu mektubunuzda, Kürt sorunu çözüme kavuşturulmaksızın demokrasi konusunda bir adım dahi atılamayacağını anlatıyordunuz. Şimdi savaş tüm şiddeti ile yeniden başladı. Hem yeniden başlayan savaş hem de sosyalist hareketin durumunu nasıl görüyorsunuz?
Vedat Türkali: Önce şunu açıkça ve kesinlikle belirteyim ki, bugün sol çizgide olduğunu söyleyen hiçbir siyasal partiyle, örgütle, herhangi bir biçimde örgütsel bir ilişkim yok; bugünkü koşullarda olacak gibi de görünmüyor.
Önemli bir sorunun çözümü üzerine konuşmaya başlarken önyargılara bağımlı olmamak temel koşuldur. Karşımızdaki, -hele yetkili bir devlet sorumlusuysa- gerçekçi çözümler önermeniz gerekir. Bilimsel doğruları, çözümleri yığınların anlayabileceği açıklıkta önüne korsunuz. Uyarırsınız. Bu adam “şeriatçıdır, yapmaz” önyargısıyla yola çıkmak özellikle bizim ülkede yanıltıcıdır. “Sol”, “ileri” kavramları, laiklik-şeriatçılık aldatıcı ikilemi içine sıkıştırılmıştır çünkü. Peki, bu sorunu bu iktidar çözebilir miydi? Bunu yapabilir miydi? Evet yapabilirdi. Tarihte bir sürü örnek var. Bilimsel, doğru çözümleri “Marksist- Leninist” örgütler saptar. İlerici örgütler bunun kavgasını verir, ortamı hazırlar. Bunu yapma yetkisini elinde tutan iktidarı buna zorlar. “İlerici-sol” kavramları da, tarihsel koşullara göre değişir. Bizler sorunları, yalnız işçi sınıfının değil, küçük burjuvazinin, kimi katmanların o günkü çıkarları gereği vardıkları ileri bilinç düzeylerinden de yararlanarak çözmekle yükümlüyüz. “Devrim yolu, gereğinde nice örgütlerle bağlaşık yürümek zorunda olunan bir yoldur” diyor Lenin. Bakın, Fransa’nın başındaki en büyük sorunu, Cezayir sorununu De Gaulle çözdü. Çünkü Fransa kan kaybediyordu.
More >
Toplum ve Kuram’ın 3. sayısı çıktı
12 Jul
“Toplum ve Kuram Lêkolîn û Xebatên Kurdî” dergisinin, 3. sayısı birkaç gün önce çıktı. 3 aylık periyotlarda çıkan derginin 3 sayısı çıkarılması gereken süreden 3 ay sonra çıktı. Birçok kişi gibi bende merak ettim. Hiç sıkılmadan gittim bu işin mutfağında çalışan bir iki arkadaşa sordum ( Ankara’da dayım var gibi oldu, neyse) ne zaman çıkacak diye, ha bugün ha yarın derken önce mailimde sonra facebookta duyuruyla gördüm.
Eh içim rahatlamadı değil hani… Çünkü, artık neredeyse umudumu yitirmek üzereydim… Korkuttunuz bizi derginin yayın kurulundaki arkadaşlar
)
Neyse bu sayıdaki konu “Birlikte yaşa(yama)mak” sorusu üzerinden gidiyor. Son dönemlerde Kürt sorunun ağır bir şekilde gündemleşmesiyle birlikte, iki halk arasında yaşanan duygusal, fiziksel kopuşun içten içe hissedildiğini görmekteydik. İşte bunu gündemine alan Toplum ve Kuram, birlikte yaşam koşularının tarihsel, sosyolojik vb. bağlamda varolup olmadığını araştırıyor, tartıştırıyor. Sorun ağır olduğu için bu konuda net bir cevaba ulaşmak benim açımdan cevaplanması çok zor…
İşin en ilginç yanı, son dönemlerde milliyetçi reflekslerle hareket eden kimi “gazeteci – yazarlar” sorunun tarihsel arka planını görmezden gelip, Kürt sorununu belirli tarih dilimi üzerinden “çözüm tezleri” öne sürerken, (15 Ağustos 1984 silahlı eylem), kimi politik özneler ise savaş siyasetini ön plana almış durumda. Özellikle ana-akım medya sıkça, Türk ve Kürt halkının “binlerce yıllık kardeşlik” vurgusunu ısıtıp ısıtıp önümüze sokması, aslında tartışmanın odak noktasının ne olduğunu bize gösteriyor. Bu nasıl kardeşliktir ki, bir türlü “hukuksal eşitliğe” evrilmez. Eh aydınlarımızın “büyük ağabey” rolüne kendinilerine baya kaptırmış görüyoruz
… İşte Toplum ve Kuram dergisi de, sorduğu soruların ve aradığı cevapların üzerine düştü. Gerçektende bu dönemde okunmasını istediğim Toplum ve Kuram, birçok kişinin sorularına cevap olabilecek nitelikte sayı çıkardı karşımıza… Ben hemen aldım dergiyi, kafam da okumak için can attığım Nazan Üstündağ‘ın “Esenyurt’da Kürt ve Türk Cemaatleri: Gündelik Yaşamda Hasımlık ve Konukseverlik” adlı çalışmasını okudum. Zira mailimde ilk dikkatimi çeken yazılardan biriydi… Sonra diğerleri geldi tabi ki… Belirli bir sıralama şeklinde okumadım, hangisi ilgimi çektiyse ondan başladım.
Kürt öğrencilerinin, akademisyenlerinin Toplum ve Kuram gibi bir ‘mevziyi’ elde etmesi gerçektende gurur verici. Özellikle akademik çalışmaların Kürt öğrencileri arasında bu dönemde yaygınlaşması, Toplum ve Kuram’ın önünün açık olacağını gösteriyor.
Yolları açık olması dileğiyle…
More >

Recent Comments