Medya
Medya Çalışmaları Lisansüstü Öğrenci Konferansı’nın ardından – 1
9 May
2 günlük konferansın sadece ilk gününe katılabildim. İlk günün son oturumunu izleyemeden, işim yüzünden ayrılmak zorunda kaldım.
Bilgi Üniversitesi’nde düzenlenen Disiplinlerarası Medya Çalışmaları Lisansüstü Öğrenci Konferansı katılacağımı daha önceden yazmıştım. Planlarım arasında konferansı arkadaşlarımla birlikte takip etmek vardı. Fakat arkadaşlarımdan hiçbiri gelmeyince tek başına gitmek zorunda kaldım. Katılım az olduğunu gördüm. Açıkçası katılımın az olması, duyurunun çok fazla yapılamamasına bağlıyorum (en azından öyle tahmin ediyorum). Özellikle iletişim çalışmalarında yer alan genç akademisyen adaylarının kendilerini ifade etmeleri için büyük fırsat olan bu konferansların yaygınlaşmasını temenni ediyorum…
İlk önce şunu belirteyim; Yüksek Lisans ve Doktora yapan arkadaşların çalışmalarını ilgiyle takip ettim. Özellikle bazı çalışmalar heyecan vericiydi. Fakat Kürt meselesine dair herhangi bir çalışmanın olmaması da şaşırtıcıydı. Meseleye dair sözü olan yüksek lisans ve doktora adayı öğrenciler konferansa ya ilgi göstermediler ya da duymadılar. Bu arada tabi ki konferans duyurusunda “Kürt meselesine dair çalışma yapan arkadaşlara özel çağrı yapıyoruz” diye bir vurgu olamaz. Burada konferansı düzenleyenlere sözüm yok. Benim derdim, özellikle anaakım medyanın ötekilere, özellikle Kürtlere dair nefret söyleminin üretilmesi ve yayımı konusunda siciline dair çalışmaların olup olmamasıdır. 1990′la birlikte Türkiye medyasının (radyo, tv, gazete, daha sonra internet vb) Kürt coğrafyasında yaşanan, devlet tarafından “terör”, bağımsız uzmanlar tarafından “düşük yoğunluklu savaş”, Kürtler tarafından ise “kirli savaş” olarak nitelendirilen olaylara dair “ürettiği haberler” (üretim sürecini masa başında, veya özel harp dairesinin direktifleriyle yaptıkları bilinen birşey, daha çok bilgi için Ragıp Duran’ın Apoletli Medya kitabına bakabilirsiniz) ibret vericidir.
Devamla, Türkiye’de akademinin Kürt meselesine olan kaçınmacı, alerjik yaklaşımları sorunun kamusal alanda (burada kastım devletin belirlediği sınırlar dahilinde çizilmiş bir alan değil, tam tersine devletin ortaya koyduğu sınırların dışında oluşan bir alan) tartışılmasına dahi izin vermiyor. Son 10 yıllık sürecin, Kürt meselesinde yaşanan kırılmalar, gel-gitlerle birlikte Kürtlere dair bilgi üretim sürecinin liberal siyasetin ve onu şekillendiren düşünce sistematiğinin ortaya koyduğu projeler üzerinden gitmesi ayrı bir sorun. Bununla birlikte medya ve siyasetin kirli ilişkilerinin ’90′lı yıllarda ayyuka çıkması, resmi ideolojinin Kürtler üzerinde baskı unsuru olarak sürdürüldüğünün bir kanıtı. Zira kirli savaşın yoğun olarak devam ettirildiği bu yıllarda dezenformatif bilgi üretiminin Kürt meselesi üzerinden nasıl yeniden üretildiğini, bu durumun anaakım medya üzerinden nasıl gerçekleştirildiğini biliyoruz.
Özellikle Kürtlerin anaakım medya da nasıl konumlandırıldığına dair çalışmaların var olduğunu biliyorum. Aynı zaman da akademi dışı bir çalışma olan Faik Bulut‘un “Türk Basınında Kürtler” isimli harika bir kitabı da var. Yine Bayram Ayaz‘ın “Türkiye’de İnsan Hakları ve Kürt sorunu örneğinde Türk Basını” kitabı… Fakat benim meram biraz genç iletişimcilerin ülkenin son 30 yıllık sürecine etki eden Kürt meselesiyle ilgili çalışmalar yapması gerektiği… Bu konuda zengin kaynaklara, yaşanan gündelik pratiklere dönüp baktığımız da çokta zorlanacaklarını sanmıyorum… Umarım gelecek sene (eğer düzenlenirse) konferansta buna dair bir çalışma görebilirim.
Gelelim konferansa…
Disiplinlerarası Medya Çalışmaları Lisansüstü Öğrenci Konferansı
22 Apr
Bugün itibari ile Bilgi Üniversitesi‘nden Esra Arsan hocanın blogunda gördüğüm haberi paylaşmak istiyorum. Bilgi Üniversitesinde yapılacak olan Medya Çalışmaları Lisansüstü Öğrenci Konferansı ile ilgili detaylı bilgiler aşağıdadır.
Konferansa katıldıktan sonra gözlemlerimi bloga yazacağımı belirteyim :]
“Disiplinlerarası Medya Çalışmaları Lisansüstü Öğrenci Konferansı”nın birincisini, 7-8 Mayıs tarihlerinde, Santral Kampusü, E-3 101 no’lu salonda gerçekleştiriyoruz.
Konferans Programı: Disiplinlerarası Medya Çalışmaları Lisansüstü Öğrenci Konferansı
7 Mayıs 2011 Cumartesi
9.00-10.00 Kayıt
10.00 Açılış- “Hoşgeldiniz” Yrd. Doç. Esra Arsan, Medya ve İletişim Sistemleri Program Koordinatörü10.15-10.45 Açılış oturumu Prof. Halil Nalçaoğlu, İletişim Fakültesi Dekanı
10.45-11.00 Kahve arası11.00-12.30 1. OturumYeni iletişim teknolojileri ve kamusal alan
Moderatör: Esra Elmas
Beyhan Sunal (İstanbul Bilgi Üniversitesi) – “Cep Telefonu Kullanımının Kamusal/Özel Alan İlişkisine Etkileri”
Mustafa Çetin (Ege Üniversitesi) – “Yeni İletişim Teknolojilerinin Etkisiyle Siyasal İletişimin Dönüşümünün Demokrasiye ve Yurttaşlığa Yansımaları”
Emre Can Dağlıoğlu (Exeter Üniversitesi) – “Bilgi-İktidar İlişkileri Işığında WikiLeaks Görünümleri”
Ali Halit Diker (Yıldız Teknik Üniversitesi) – “Yeni Nesil Robin Hood’luk: Teknolojik ve Kültürel Korsanlık”
12.30-13.15 Öğle Arası13.15 -14.45 2. OturumToplumsal Hareketler ve Medya
Moderatör: Esra Ercan BilgiçMunise Nur Aktan(Galatasaray Üniversitesi) – “2000’lerde Yeni “Genç” Toplumsal Hareketler: Genç Siviller ve Kronik Muhalif Örneği”
Esin Sayın (İzmir Ekonomi Üniversitesi) – “Türkiye’deki Neo-Muhafazakar Dönüşümün Reklamlara Eklemlenmesi”
Serra Sezgin (Hacettepe Üniversitesi) – “Futbol, Milliyetçilik ve Barış Gazeteciliği”
Eren Ekin Ercan (Marmara Üniversitesi) -“Türkiye’deki Yabancı Mahkûmların Türkiye Medyasındaki Suç, Suçlu ve Şiddet Temsillerine Bakışı”
14.45-15.00 Kahve Arası15.00-16.30 3. OturumMedya ve Toplumsal Hafıza
Moderatör: Itır ErhartCansu Ceran (Galatasaray Üniversitesi) – “Toplumsal Belleğin Yeniden Üretiminde Medyanın Rolü”
Gülçin Salman & Ceyda Gürol (Anadolu Üniversitesi) – “Türkiye’de İşlenmiş Faili Meçhul Cinayetlerin Toplumda Hatırlanma Oranı ile Basında Yer Alma Oranı Arasındaki İlişki”
Tamar Nalcı (İstanbul Bilgi Üniversitesi) – “Ulus-devletin Mekan Politikalarına Bir Örnek Olarak Surp Agop Mezarlığı”
Çağlayan Çetin (Bilgi Üniversitesi)- “ Türkiye’de Gazetelerde Milliyetçiliğin Yeniden Üretilmesi: 1915 Ermeni Olayları Örneği”
16.30-16.45 Kahve Arası16.45-18.15 4. OturumGazetecilikte Yeni Yöntemler
Moderatör: Semih YücelEsra Elmas (İstanbul Bilgi Üniversitesi) – “Yurttaş Gazeteciliği ve Yurttaşın İnşası”
Yusuf Yüksekdağ (Central European University) – “İnternet üzerindeki Ulusötesi Savunma Ağları ve Sorunlaştırma Süreci”
Recep Ünal (Mersin Üniversitesi) – “Televizyon Haberciliğinde bir Haber Üretim Pratiği Olarak Mojo”8 Mayıs 2011 Pazar
10.00-10.30 2. Gün Açılış Oturumu- Prof. Aydın Uğur (İstanbul Bilgi Üniversitesi)10.30-10.45 Kahve Arası
10.45-12.15 1. Oturum
Son Dönem Türkiye Sineması ve Diziler
Moderatör: Canan TanırGarip Hanay (Mersin Üniversitesi) – “Issız Adam ve İklimler Filmleri Üzerinden Eril Tahakkümünün Yeniden İnşası ve Değişen Erkeklik Halleri”
Emrah Barış Has (Mersin Üniversitesi) – “Ferzan Özpetek Sinemasında Eşcinsellik”
Nil Yüce (Mersin Üniversitesi) – “Zaman ve Mekan Bağlamında Kosmos Filminin İncelenmesi”
Özge Özdüzen (İstanbul Bilgi Üniversitesi) – “Yeşilçam’dan Son Dönem Dizilere: Yılmaz Güney’den Behzat Ç’ye Toplumsal Eleştiri”
12.15-13.00 Öğle Arası13.00-14.30 2.OturumSinema Tarihi ve Türler
Moderatör: Özge Özdüzen (İstanbul Bilgi Üniversitesi)Ayşe Gül Toprak ve Elif Merve Özyurt (Mersin Üniversitesi) – “Toplumsal Hafıza ve Belgesel Sinema”
Nihal Şahin Gülez (Mersin Üniversitesi)- “Mikro Tarih, Toplumsal Bellek ve Sinema: Günden Kalanlar Filmine Bir Bakış”
Üner Altay (İstanbul Üniversitesi) – “2000’ler Türk Korku Sinemasının Felsefi ve Kültürel Kökenleri”
Galip Deniz Altınay (Mersin Üniversitesi) – “Korku Sinemasında Bakışın Değişimi: Dikizcilikten Gözetime”
14.30-14.45 Kahve Arası14.45-16.15 3. OturumTelevizyon Çalışmaları
Moderatör: Aylin DağsalgülerGizem Antmen (Mersin Üniversitesi) – “Popüler Kültür Ürünü Olarak Televizyon Dizilerinde Polis Temsili: Behzat Ç ve Arka Sokaklar Örneği”
Burcu Yaman (İzmir Ekonomi Üniversitesi) – “Reality Şovlarda ‘Korku Söylemi’ ve Ahlak Bekçiliği: Müge Anlı ile Tatlı Sert”
Feridun Nizam (Ege Üniversitesi) – “Türkiye’de Radyo ve Televizyon Yayıncılığını Yeniden Düzenleyen 6112 Sayılı Kanunun Analizi”
16.15-16.30 Kahve16.30-18.00 4. OturumSanat, Medya ve Toplum
Moderatör: İpek KotanŞeyda Barlas Bozkuş (Boğaziçi Üniversitesi) – “Öteki Yabancı’dan İçimizdeki Yabancı’ya: Uluslararası Sergilerde Türkiye Çağdaş Sanatının Değişen Anlatısı”
Atıl Berk (İzmir Ekonomi Üniversitesi) – “Şiddet Öğeleri Açısından Çizgi Filmlerin İncelenmesi: Ben10: Üstün Uzaylı İçerik Analizi”
Pelin Aytemiz (Bilkent Üniversitesi) – “Uyuyan Ölü Pamuk Prenses: Türkiye Bağlamında Tekinsiz Prenses İmgesini Anlamlandırmak Üzerine”
Türk Medyasının kelle avcılığı : Osman Baydemir Örneği
23 Nov
Son dönemler de Kürt hareketi içerisinde güvercin-şahin ikiliğini yaratmak için büyük uğraş veren medyanın, 90′lı yılların ötekileştirici-militarist haber üretimini yeniden gündemine alması, bayatlaşmış psikolojik savaş taktiklerini gözümüzün içine sokmasına yol açıyor. Öyle bir taktik ki, savaş-barış mitoslarının bir arada geçtiği, hem çözüme dönük barışçıl söylemlerin hava da uçuştuğu hem de savaşın tarafı olduğu artık kabul edilen Kürt hareketinin tasfiyesi yönünde moral bozucu, (Kürt hareketi açısından) politik kimliğinin itibarını düşürücü haber trafiğini gündeme sokmasına yol açıyor.
Kürt hareketinin ülkedeki politik organizasyonları arasında en aktif ve hazır durumda olduğu gerçeği göz önüne alınırsa, ana-akım medya’nın(mainstream media) son dönem de ki yayın politikalarının o kadar da şaşırtıcı olmadığını görüyoruz. Medya, toplumsal muhalefetinin ana gücü olan Kürt hareketinin hem politik kimliğini içini boşaltmaya çalışıyor hem de politik kurum olma özelliğini sağlayan halkla bağını koparmaya çalışıyor. ’90′lı yılların ortalarında gazete ve tv çalışanlarının ‘haberi yerinde sunun/araştırın’ espirisi üzerinden Kürt coğrafyasına sefere çıktığı dönemler de, Ohal kanunları/kararnameleri çerçevesinde haberlerini hazırlıyorlar, yaptıkları haberler önce Ohal Valiliği tarafından değerlendirilip, çıkarılması gerekilen cümleler çıkartılıp öyle İstanbul’a yollanıyordu. Gerçi o dönem de gazetecilik yapan bir iki namuslu gazeteci dışında (Ragıp Duran gibi) gerçeği haberleştirerek halka sunacak kimse yoktu. Aynı zaman da gönderilen gazetecilerin birçoğu da Kürt hareketine cepheden karşı çıkıyor, eline geçen haberleri çok rahat bir şekilde manipüle edebiliyordu. Jitem resmi habercileri de vardı mesela o dönem de gazeteci mi yoksa Jitem üyesi mi olduğu belli olmayan ‘gazeteci’lerin Kürt coğrafyasında cirit attığıda biliniyordu.
Böyle bir gelenekten gelen Türk medyasının yapısal özelliklerinden kaynaklı olsa gerek, Kürt hareketine (siyasi ve askeri yapı olarak) karşı bu kadar alerjik bir tutum içerisinde olmasını anlayabiliyoruz. Emine Ayna, Ahmet Türk, Leyla Zana, Aysel Tuğluk gibi siyasetçilere ötekileştirici, küçümseyi üslupla saldıran medya bu sefer hedef olarak Osman Baydemiri gördü. İşin en ilginç yanı, Osman Baydemir’in söylemlerini farklılaştıran, yeniden kurgulayan medyayı tekzip etmesine rağmen büyük balık yakaladığını düşünen medya kurumları bu olayı allayıp pullayıp yeniden servise koymaktan vazgeçmiyor. Bilgi bir süreçten ibaret, dolasıyla söylenen her cümlenin haber olmasından sonra zaman-mekan ayrımı olmaksızın farklılaşması kaçınılmaz, ilk anda söylenilen sözün değişip farklı bir hal almasına engel olmak zor gibi. Osman Baydemir ile ilgili haberlerin dolaşıma sokulduğu andaki gerçekliğiyle saatler sonraki hali çok farklı. Yine yeni iletişim teknolojileri arasında kendini güçlendiren internet’te bunu bir adım ileri atarak sanal gerçekliği oluşturuyor.
Aslında medyanın sınıfsal konumu barış kavramlarını daha çok kullanmaları gerektiğini gösteriyor, fakat bu sınıfsal duruş Kürt hareketinin toptan tasfiyesini engellemiyor. Zayıf bir Kürt hareketiyle birlikte Kürt coğrafyasında rahat at koşturmak isteyen medya sermayesi (sermaye sınıfı birikimini kitle iletişim araçları üzerinden sağlamasa da politik ve siyasal güç olarak kendini sağlama alması, konumunu meşrulaştırması gerekiyor. Dolasıyla bugün sadece medya ile ilgilenen sermayeder yok) bu yüzden Kürt hareketini böl-parçala-yönet politikasıyla vuruyor. Güzide Medya’mız, Kürt hareketinin ideolojik, askeri dönüşümünü liberal söylemler içerisinde eritmeye çalışırken bunu da AKP’nin açılım politikalarına destek veren Kürt liberalleri üzerinden yapıyor. Dolasıyla ana-akım medya barışçıl söylemler üzerinden haber pratiği içerisine girsede amacı Kürt hareketinin politik figürlerinin kellesini almak, hareket içerisinde şüphe yaratmak ve tabi ki hareketin tasfiyesine uygun zemin hazırlamak…
Düzenin ideolojik propaganda aygıtı: Medya
26 Jul
Bu yazı 19 Ağustos 2008′de Gündem Gazetesi‘nde yayınlandı. 2 yıl önce yazmış olduğum bir yazı. Yazının bütünü iyi olmakla birlikte bazı yerlerinde kopukluk var. Eh 2 yıl geçmiş, olacak o kadar
![]()
Medya işi gereği, halka en doğru, en gerçekçi haberi vermekle yükümlüdür. Haber kaynağını ve doğruluğunu sorgulamak, haberi halka yansıtmak için titiz çalışmak zorundadır. Peki Türkiye’de basın böyle mi yapmaktadır? Yazının gelişimi içerisinde bu soruya cevap bulacağınızı düşünüyorum.
Ergenekon çeteleşmesinin ortaya çıkışından sonra, çetelerin Türk medyasına yansıması farklı oldu. Kimi, medyanın çetelerle olan ilişkisine atıfta bulunmaya çalıştı, kimi kendi çalışanlarının ‘komplo’ya uğradığını belirterek aklamaya, kimi de korkuya kapılarak çeteleri es geçmeye çalıştı. Medya, sorunu devlet içerisindeki çetelerin tasfiyesine bağladı ve halen bu çetelerin devletten bağımsız olduğunu iddia ediyorlar. Devlete zarar verilmemesi, devletin ‘dış güçler’ karşısında zor duruma düşürülmemesi konusunda uzlaşmış bulunmaktadırlar. Böylelikle medyanın asli görevi olan halka bilgi verme olgusu es geçilmiştir. Fakat Türkiye’de Ergenekon çetesini basitleştiren, sanki devletin çeteleşmesi yok gibi olağan karşılayan, sorunu devletin çeteleşen gücünü tasfiye etme anlayışı şeklinde lanse eden bir basın var karşımızda. Tasfiye etmeden kasıt, 80′li yılların sonunda Türkiye ve Kürt coğrafyasında ortaya çıkan bizzat devlet odaklı güçlerin yapılanmasıyla örgütleşen, fakat işlevini kaybederek durağanlaşan ‘devlet için, devlete karşı’ anlayışını hakim kılan güçlerin geri plana itilmesidir. Amaç ülkemizdeki çetelerin tamamiyle ortadan kaldırılması değildir. Amaç yeni, daha güçlü çetelerin ortaya çıkarılmasıdır. Yoksa ahım şahım bir operasyon değildir. AKP’nin Ergenekon çeteleşmesindeki konumu her zamanki gibi tutarsızdır. Şemdinli olaylarında ‘ucu nereye kadar varırsa varsın’ diyen Erdoğan, ‘ipin ucunu’ bırakmıştır. Çeteleşmeye karşı olduğunu lanse eden Erdoğan ve medya, Şemdinli de ortaya çıkan -ki bunu halk sağladı- çetenin üzerine gidememiş, ‘birilerinin’ yönlendirmesiyle üzerini kapatmıştır.
İktidarın devamı ve selameti için basın ahlakı hiçe sayılarak saldırganca ve fütursuzca devrimcilere ve muhalif hareketlere saldıran burjuva basını, Ergenekon olayından sonra bir anda ‘koruyucusu’ oldu. Burjuva basını için sorun halkların yaşadığı trajediyi ortaya çıkarmak, çeteleri teşhir etmek, Ergenekon ve benzeri katliamcı örgütleri aydınlatmak değildir. Sorun bu çetelerin miadını doldurmasıdır. İşlevini yitirdiğini düşündükleri bu çetenin tasfiye edilmesi konusunda uzlaşmaktadırlar. Ergenekon dosyasında adı geçen birçok ‘ünlü’ gazeteci ne yapacaklarını şaşırmış halde birbirlerini suçlamakta, kendilerini bu kirli çeteden nasıl kurtaracaklarının arayışına girmişlerdir. Ama beceremediler, beceremeyecekler. Çünkü yıllarca kirli savaştan beslenen Türk medyası, ele geçirilen dosyalarla teşhir olmuş, korkuyla karışık kendileriyle ilgili çıkan haberleri es geçmektedirler. Basın bu yüzden egemenleri savunmak, yeri geldiğinde de çeteleri tasfiye eden iktidara destek vermek zorundadır. Zorundadır çünkü, ‘ipin ucu’ onlara kadar gelmektedir. Türkiye’de basın, egemen güçlerin militarist politikalarına hizmet etmekte, politik duruşu ne olursa olsun devletin gücünü korumak için her türlü asparagas, yalan haber, olanı biteni bilinçli bir şekilde çarpıtmayı kendine görev bilmektedir. Türk basın tarihinin kirli ilişkiler açısından duruşu her zaman böyledir. Kürt coğrafyasında yaşanan kirli savaşı meşrulaştırarak, Özel Harp Dairesi’nin onlara verdikleri haberleri nasıl kullanıp, bu haberleri yayınladıklarını hepimiz çok iyi biliyoruz. Türkiye’deki muhalif hareketleri nasıl hedef göstererek tehlikeli rol oynadıklarını da biliyoruz. Bu tutum basının tarihsel sürecinin bir parçasıdır. Osmanlı’dan günümüze basın, iktidarın ideolojik savunma mekanizmasıdır. Kemalizmin Türkiye’deki otoriter ruhunu koruyan, onu temsil eden medyadır. Medya bir bakıma, insan ruhunu tahakküm altına alarak, bireye soru sorma, düşünme yetisini kaybettirmektedir. Söylenen devlete ve iktidara biat edindir. ‘İktidarın söyledikleri ve yaptıkları halk içindir’ yalanını hakim kılmaktır. Fakat medya, iktidar kendi kuyruğuna bastığı zaman aslan kesilmekte, bugüne kadar kirli ilişkiler içerisinde olduğu iktidarı ‘teşhir’ etmeye çalışmaktadır. Devletin otoriter baskısını hisseden medya patronları, yeri geldiğinde de en uzlaşmacı, en ‘özgürlükçü’ kişiyi de oynamaktadır. Türkiye’de tekelleşen Doğan Medya Grubu, yeri geldiğinde faşist, yeri geldiğinde en ‘özgürlükçü’ kesimi temsil etmektedir. İktidarı ayakta tutan budur, çift taraflı oynamak…
More >
Psikolojik savaş stratejisinde : Medya
21 Jul
Bu yazı 29 Temmuz 2010′da Günlük Gazetesi‘nde yayınlanmıştır
1990′lı yıllarda Özel Harp Dairesi Başkanlığı tarafından hayata geçirilen psikolojik savaş taktikleri konusunda birçok tartışma gerçekleşti. Dönemin siyasi elitleri Kürt sorununun toplumsal, siyasal ve sosyolojik yanlarını es geçiyor, bu sorunu inkar ve imha siyasetine mahkum ediyordu. Psikolojik savaşın toplumsallaşması konusunda ise farklı kanalları hayata geçirmek gerekiyordu. Bu kanalları bulmak ve hayata geçirmek zor olmadı.
90′lı yılların siyasal özneleri, savaş stratejisinin bizzat yürütücüsü olması ve bu stratejik alanın mevzisini oluşturmasıyla, politik hayat militerleşiyordu. Kürt coğrafyasında yaşanan kirli savaş, devletin tüm kurumlarından başlayarak Türk halkının burjuvasi-proleteri hemen herkesi askeri düzen içine sokuyordu. Devletin askeri düzen stratejisi bir bakıma Türklerin “asker millet” algısını bu dönem de daha bir güçlendirmişti. Strateji tutunca halk yığınlarını sürü psikolojisiyle yönetme biçimi başlamıştı. Kürt coğrafyasında yaşanan -bizim kirli savaş olarak nitelendirdiğimiz- “teröre karşı” savaş anlayışı güçlü bir şekilde yayılmaya başlandı. İşte egemenlerin “teröre karşı” savaş stratejisinin destekçisi konumunda olan bir güç belirlenmişti. Merkezi bürokrasi yaşanan bu kirli savaşta halktan alınması gereken desteğin kendi politik söylemleriyle gerçekleşmeyeceğini biliyordu, bu yüzden bu savaşın içinden alınan “bilginin”, “haberin” ve tabi ki “korku”nun dağıtımı için basına ihtiyaç duymuştu. Stratejiye uygun haber yapılması konusunda psikolojik savaş uzmanlarının derin ama tutarlı çalışmaları “doğru bilginin” dönüşüme uğratılmasını sağlamıştı. Çünkü, Türkiye’nin herhangi bir yerinden alınan haber, dolaşım halinde olduğu için çok rahat bir şekilde değiştirilebilir, dönüşebilirdi. İşte bilginin yayımı konusunda yaşanan bu kırılma, Türkiye’deki kirli savaş stratejisinin en büyük güçlerinden biri olmasına yol açtı medyanın. Basınımız, doğru bilginin oluşum sürecini takip etme gibi bir derdi yoktu. Haberi oluşturan olguların toplanması konusunda ise daha da vahimleşiyordu. Örneğin yaşanan savaşı yerinde takip etme konusunda ilginç örneklerle karşılaşıyorduk; askeri mevzilere giden apoletli medyanın neferleri askeri giysiler içerisinde “bilgiyi alıp” gazetelerinde, televizyonlarında haberi rahat bir şekilde aktarıyordu.
Son dönemde yayılan çatışmaların yine 1990′lı yıllara mı dönüyoruz sorusunu akıllara getirdi. 8 yıllık süreci iyi takip eden aklı selim herhangi bir kişi, bu sorunun siyasal çözümü konusunda Kürt siyasi hareketinin ne kadar çok çaba gösterdiğini görecektir. Özellikle DTP’nin kuruluşuyla birlikte barış siyasetinin hızlı bir şekilde örgütlenmesi, Kürtlerdeki barış algısını daha da güçlendirmişti. DTP’nin 29 Mart seçimlerinde kazandığı zafer ve güvenoyu, Türkiye’deki siyasal yapının artık Kürt hareketinin aldığı konuma göre kendisini şekillendireceği açıktı. Fakat, DTP’ye açılan kapatma davasıyla birlikte yeni sürecin ayak sesleri geliyordu. Bu süreci aslında o dönemde Türk Basının güzide “yazarları” ve “gazetecileri” gayet iyi görüyordu.
More >
Medya Etik ve Hukuk: Habercinin El Kitabı 2
19 Jul
Bağımsız İletişim Ağı (Bianet) tarafından IPS Vakfı Yayınlarından çıkarılan kitap serilerinden biridir Medya Etik ve Hukuk(*) kitabı. Kitabın editörlüğünde Sevda Alankuş, yazarlarında ise Süleyman İrvan, Ragıp Duran ve Fikret İlkiz var. 2003 yılında yayınlanan kitap, yerel medyanın güçlendirilmesi ve medyanın etik kodlara olan alerjisinin eleştirisini sunuyor. Bianet’in hedeflerinden biri olan “yerel medyanın güçlenmesi” için yapılan konferanslarda çeşitli tartışmaların dökümünü bulabileceğiniz kitapta Sevda Alankuş önsözden önceki “Bia ve Bia eğitim çalışmaları üzerine” yazısında, çeşitli sivil toplum örgütleriyle yapılan tartışmalar sonucunda yerel medyanın güçlendirilmesi ve bu gücü ayakta tutabilmek için ortaya çıkarılan BİA’yı anlatıyor.
Özellikle Türkiye’de ana-akım medya dışındaki basının kısık sesini gürleştirmek için yapılan çalışmaları anlatan Alankuş, Bianeti “…Türkiye’deki medya ortamının demokratikleşmesini hedefleyen bir proje” olarak görüyor. Özellikle “yaygın medya” olarak adlandırdığı anaakım medya karşısında yerel medyanın güçlü ve vazgeçilmez olduğunu göstermek için çeşitli çalışmaların olması gerektiğini anlatan Alankuş, yerel medyanın görünür kılmanın aciliyetini vurguluyor.
Kitap özellikle gazetecilik bölümü öğrencileri için vazgeçilmez kaynaklardan biri. Zira, alanında uzman akademisyen ve gazetecilerin yazılarından ve paneldeki konuşmalarından oluşan kitap, gazetecilerin mesleki etik anlayışının günümüzdeki yansımasını ve mesleğin hukuksal yapısının nasıl oluşturulduğunu ortaya koyuyor.
İlk yazı Süleyman İrvan’ın Medya ve Etik başlıklı yazısı. Ahlak ve etik kavramlarının birbirlerinden ayrı olduğunu anlatan İrvan, medya ve etik konusuna değinmeden önce ilk önce ahlak ve etik kavramlarını açarak, bu kavramların felsefik yönünü vurguluyor. İrvan’a göre Medya etiği kavramı şu şekilde açıklanabilir;
Medya Etiği(…) medya çalışanlarının ya da gazetecilerin mesleklerini icra ederken uymak zorunda oldukları kurallar ve ilkelerdir.
İrvan devamında etik ve etik dışı nitelendirmelerinin medya organı üzerinden değerlendirilmemesini istiyor. (Etik ilkelerin medya çalışanlarının uyması gereken kurallar olduğunu unutmamak gerekir. Yani medya etiğinin çalışanlar üzerinden değerlendirilmesi gerektiği apaçık. İrvanda bunu vurguluyor zaten…) Süleyman hoca, iki etik anlayışını tartışmaya çalışıyor. Bunlardan biri “görevci etik anlayış” diğeri ise “yararcı etik anlayış“. Görevci etik anlayışının temel dayanağı Immanuel Kant’a dayanıyor, bu anlayışa göre bir davranışın ahlaki olup olmadığını “evrensel ilke” haline gelip gelmediğine bağlı. Yararcı etik anlayış ise John Stuart Mill‘e dayandırılıyor. “… Bu etik anlayışa göre, doğru ya da yanlışı belirleyen şey amaçlardan çok sonuçlardır.” Etiğin ilkelerinden biri, kaynakların yayınladığı hertürlü bilgi eğer kamunun yararı büyükse, kaynağın rızası dışında yayımlanabilir.
More >


Recent Comments